16.12.12

KAİL

Herkese aynı yalanı söylüyorsun ya da bu yalan sadece bir kişi için doğru. Belki de tek yalan söylediğin kişi benim. Neden sadece iyi olmak yetmiyor biliyor musun; eğer öyle olsaydı senin herkese farklı yalanlar söylemen gerekecekti. Halbuki tamamen kafa karıştırıyorum beni bilmezsin sen. Bir cevap bulamadığımda hep kafa karıştırırım Neden sadece kibar olmak yetmiyor, anlayışlılık neden suistimali karnında taşıyor. Siz o yayvan ağızlarınızla ve dedikodularınızla neden aşağılıyorsunuz beyefendiliği. Ama sen bilirsin beni, hem de iyi bilirsin. Lanet olsun şu bizi ayıran saçmalığa, bana ettiğin ahlara da lanet olsun. Öldük mü o sahil yolunda karşıdan karşıya geçerken ne dersin? Bir anın içinden çıkıp diğerine geçerken neleri geride bıraktık her seferinde. Sonunda bize ne kalacak. Bir hiç olmaya giderken bu kibir neye inanmışlıktandır? Neden sürekli soru soramadım, bunca yıl neden sustum ve hala neden konuşacak kelimelerim yok? İçim ürperiyor, çok erken düşündüm ölümü ve artık kurtulamıyorum bundan. Hayat her zaman eskilerin gölgesinde kalacak. O geride kalan yitik basamaklar, bileklerimdeki ağrıları geride bırakamadım. **deniz**

23.3.12

kötü

Asla uzun bir şey yazamayacakmışım gibi geliyor. Sanki orada bir sınır var ve ben onu aşamayacak kadar eksik kalacağım hep. Belki adım attıkça uzaklaşan bir hedef gibi. Bana sıkı sıkı bağlı aslında ama aramızda sert ve uzunca bir ayraç var. Ağzımda tuttuğum kaşığın ucundaki ping pong topunu ısıramamak gibi. Saçma biliyorum. Böyle saçmalamadan da olmuyor. Ne bekliyorsunuz beckett gibi camus gibi mi açıklayacaktım beklediğim ve olmaya çalıştığım şeyi, ya da sartre gibi mi tanımlayabilirim içimdeki sıkıntıyı.

Bir zaman ağzımın tadını kaçıran ayrıntılar, görmezden gelinir olmuşken; istediğim saatte istediğim yerde olamayacak kadar kapana kısılmışken. Bırakın yazmayı okumayı, iki kelime adam gibi sohbet bile edemiyorken. Bir de uzun uzun oturup yazmak. Zor oğlu zor.

Düz ve parlak bir yüzeyde kendimi görüyorum. Görüntü netleştikçe çirkinleşiyorum. Dökük saçlarımın artık kapatmakta yetersiz kaldığı büyük kafam ve içinde gitgide küçülen gözlerim. Gördükçe çaresizleşen, duydukça aptallaşan, düşündükçe yalnızlaşan. Gitgide yalnızlaşan ben. Kendime kendimi anlatmaktan vazgeçen başkalarının gereksiz sohbetlerine gark olan ben. Bu an, şu an, o kadar kötüyüm ki.
30 yıldır bu kadar farkında olmamıştım.

Kimseyle ilgisi yoktur.

15.2.12

Kahvehane



Üzerine yağmur yağmış bir yataktan uyanır gibiydim, ter içinde, nefes nefese...

Aynaya baktığımda kızarıklarla dolu bir deriyle karşılaştım. Işıksızlıktan yüzüm net değildi, bu yüzden sanırım kendime bakar gibi değildim. Saat sabahın dördüydü henüz ama içeride duramazdım bu halde, sahi ne vardı halimde; önceki gece çok kötü şeyler mi yaşamıştım?

Herkes gibi bir hayatım olmuştu önceki gün. Bir erken ölüm gibi uyudum daha güneş yeni batıyorken. Yatakta bir süre tavana dalıp odanın lambası etrafında uçuşan birkaç küçük sineği izlemiştim bir süre. Ondan mı oldu bu kızarıklıklar; ya bu nefes nefese kalma hali neydi. Sanki odam her dakika daralıyor ve içerideki hava bana yetmez oluyordu. Üstüme trençkotumu çekip, altımda iç çamaşırlarımla kendimi dışarı attım. Bir sigara yaktım rahatlamak için. Yürüyordum ama kendi sokaklarım bana tanıdık gelmiyordu. Üşümemek için biraz hızlandım. Bulvarın sağında solunda uzanan tüm sokaklara girmek istedim. Bu bana bir özgürlük gibi geliyordu.

Girdiğim kaçıncı sokaktı bilmiyorum. Bir anda karşıma çıktı o kahvehane. Kırmızı yeşil neon ışıklarıyla koca bir tabelası vardı. Bu, bir yanıp bir sönen ışıklar ve tabelanın altında belirip kaybolan çay bardağı görüntüsü beni içeri çekiyordu. Camlarından baktığımda, dışarıdaki şatafatla pek uyuşmayan bir karanlıkla karşılaştım. Sadece zayıf bir ışık kahvehanenin en uzak köşesindeki bir masayı aydınlatıyordu. Orada oturanlar varsa da görebilmem zordu. İçeride birileri olduğunu hissediyordum ve biraz da üşümüştüm; girip bir çay içmek fikri beni kapıya yöneltti. Adımımı içeri attığımda karanlıkla baş başa kaldım. Sessizlik de beni bir anda kucaklayıverdi. Tek duyulan ses, ocakta kaynayan demliğin ıslığıydı. Ortada dört beş masa ve etraflarında ışıksızlıktan rengi algılanmayan sandalyeler, kahvehanenin tam ortasında ise bir odun sobası. Üst kapağı açık olan sobadaki alevlerin tavanda oynaşan yansılarına dalıp gitmemek elde değildi. Neden sonra köşede aydınlatılan tek masayı hatırlıyordum. Orada birileri var gibi gelmişti dışarıdayken, ama masada kimsecikler yoktu, bu kimsesiz ve kaybolmuş halimle tam bir hayal kırıklığıydı içimden geçen. Bir an kimsenin olmadığı bu mekânda ne işim var diye sordum kendime. Buradan hemen çıkmalıydım. Tam da o sırada sobanın arkasında kımıldayan bir gölge olduğunu fark ettim. Soğuktan mı sobanın alevinden mi bilinmez titreyen bu gölgeye doğru birkaç adım atıp selam deyiverdim. Ama gölge sadece kıpırdayarak aldı selamımı. Bu gölgenin bir bedeni var mıydı bilmiyordum. Ona o kadar yakındım ki yine de onun ait olduğu bedeni göremiyordum. Selam dedim tekrar, gölgeler konuşamaz dercesine el salladı bana. Bir çay içecektim, çok üşüdüm de bana bir çay verebilir misiniz, dedim. Gölgeler çay veremez ki demedi, kalktı; otururkenki boyuyla çok fark etmeyen bir yüksekliğe kavuştu ayaktayken ve ocağa doğru yöneldi. Gölgelerin bir boyu olmaz ki dedim kendi kendime, ışık onları uzatıp kısaltır. Öyle bir karanlığa düşmüştüm ki bu sabah, bedensiz bir gölgenin varlığına inanabiliyordum. Kendi kendime gülüyordum.


Sonra çayımı getirmek için ışıktan uzak adımlar atarak ocağa yöneldi. Ocağın etrafında sadece kazanın ateşinin yansımaları vardı, anlayacağınız gölge burada da sığınacak bir liman bulabilmişti kendine. Sonra bana karanlık kadar demli bir çay getirdi. Bir yudum aldım ve içimi ısıttım. Ona doğru baktım. Bir soluk alma sesi, bir hırıltı duymak istiyordum en azından. Sizi göremiyorum dedim, yüzünüzü, saçlarınızı, üstünüzdekileri göremiyorum. Sadece bir karanlıksınız siz, ama bu çayı bana getirebiliyorsanız bir eliniz de olmalı.


Konuşurken gözüm bir yandan kendi gölgeme gidiyordu durmadan. Karanlıktan daha koyuydu, demek ki bir ışık vardı yine de; o halde ben neden bu gölgenin sahibi olan bedeni görememiştim o gece? Ondan hiçbir cevap alamadım. Sonra sobanın tavandaki ışık oyunların daldı yine gözlerim. Bir sigara daha yaktım sonra ve dumanını üfledim tavandaki ışığa. Dumanın yansıları her tarafımda dolaşıyordu. Yüzümü aleve yakınlaştırdım iyice, kendimi görünür kıldım. Tüm gölgeler beni görebilsin istedim, biliyordum hepsi beni izliyorlardı. Bu masaların hepsi doluydu aslında, tek boş olan masa ise o köşedeki aydınlık masaydı. Sonra demliğin ıslıkları, kaşıkların ince belli bardaklardaki şakırtılarını duydum. Sohbet eden insanların sesleri gelmeye başladı.


Keşke güneş hiç doğmasaydı da kahvehanenin kirli camlarından içeriye ışık girmeseydi; eve dönerken gölgemi tam ayakucumdan kesip burada bırakabilseydim ya da. Keşke tüm gölgeler asık yüzlü insanlara, zevksiz kumaşlara, kırık sandalyelere dönüşmeseydi.


Keşke uykumdan hiç kalkmasaydım.