10.12.07

attila ilhan

kimi sevsem sensin / hayret
sevgin hepsini nasıl degiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

herşeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla cağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum...

4.12.07

Yazacak Hiçbir $ey Yok ( dikkat arabesk!!! )

Kırmızı tuğlalarla örülmüş bir duvar şimdi ve burada bir kapı vardı eskiden. Seninle kavga etmek de güzeldi. Kapılarımıza kırk kilit bile iyiydi hiç yoktan. Kapısız kalışımız ömür çürütür; de artık bu nemli duvarın ardında.
Ardından yüzlerce alıcısız mektup, göndericisiz kartpostal ve acemice yazılar peydahlanır ve satır sonunu göremeyince adına şiir dedikleri; onlar işte. Kimse şair demezdi bana, aşık dedikleri olurdu bazen ama en çok şey dediler:
"Gözleri ne manasız" dediler içlerinden; dışlarından "pek soluksunuz bugün". En çok ne dediler gerçekten. İçimden söylememek geçiyor; zaten şimdilerde kendisi (ben) her şeye gülüp geçiyor(um).

En çok "ağzının içini" öpeyim isterdim, dışavurarak seveyim seni isterdim, tüm göğüslerini bir kere de sığdırayım avuçlarıma, saçlarını boynuma dolayayım soluksuz kalana...
Olmaz olamaz hiçbiri. Evkaf katibi şemsettin sami bey imsi bir dalkavukluk içinde yaşadım tüm yıllarımı, ve hala da öyledir bu beş parasız kalbim. Yoksa kalkıp yıkmaz mıydı şuncacık duvarı. İndirmez miydi balyozu kırmızı tuğlalarına da yağlı harcına da. Böyle bekleyip ölmeye mahkum sanar mıydı kendini?
Ah yanılsamalar, ah algılarım, ah kapılarım. Beni bana bırakmadınız, beni anlamadınız, beni o güzelliğe anlatamadınız.









*

3.10.07

YARIM

Semih, salondaki kanepede son üç ayda başından geçenleri, hayatının birden nasıl değiştiğini düşünüyordu;
-Geçmiş olsun semih, geçmiş olsun semih, geçmiş olsun, geçmiş...

Hastalığı gerçekten geçmiş miydi bilmiyordu, doktorlar öyle diyordular. Yarısını aldık akciğerinizin Semih bey, son derece başarılı bir ameliyattı. Vücudunuz tedaviye olumlu tepki falanı, ilaçlarınızı düzenli kullanmalısınız yalanı. Şu ilacı semih bey yemeklerden sonra, şunun yemeklerle ilgisi yok semih bey ha ha ha.

Semih yatak odasına kulak kabarttı:
"37 yaşındayım, evliyim, şu içeride horlayan 10 yıl önceki büyük aşkımdır"
Sağolsun; sayesinde iyiyim; bana iyi baktı karım. Yeri gelmişken belirtmek isterim ki; bu hastalığın "geç"mesinde emeği geçen tüm dostlarıma; geçmiş olsun dileklerini esirgemeyen tüm ziyaretçilerime teşekkürü bir borç bilirim. Reveransssss.

Gülüp geçti söylediklerine. Geçmedin biliyorum dedi - hastalığıyla konuşuyordu- biliyorum; çünkü oradasın ve beni duyuyor bana cevap veriyorsun. Eşinin horultularını işitti tekrar. Sonra geceden beri hiç kapatmadığı televizyona baktı boş boş, bir türlü aydınlanmayan odaya, eve... Biraz sonra arabasının alarmıyla irkildi, oysa günlerdir ilk kez uykuya dalmıştı. Lanet etti ve doğruldu;
Balkondan aşağı sarkıp arabasını gördü, birinin arabayla uğraştığını ve "iş"ini bitirmek üzere olduğunu da gördü. İstifini bozmadan izledi olanları. Sonra içeri girdi.

Aynada yüzüne bakarken, arabasının çalışan motorunun sesini işitti. Bir an olsun karısının horlamalarını bastıran bu ses için, şükretti tanrıya.
Eline aldığı kalemle aynaya şunları yazdı:

"Tanrım sen bir hırsızsın, arabamı da, hayatımı da sen çaldın, sana şükürler olsun"




*

kimse bilmesin seviyorum

22.9.07

PİYANGO - Shirley Jackson (Çev.Egemen İmre)

27 Haziran sabahı gökyüzü bulutsuz ve güneşli, bir yaz gününün insanın içini ısıtan sıcaklığıyla dopdoluydu; çiçekler rengarenk açmış, otlarsa yemyeşildi. Köy halkı meydanda, postaneyle banka arasında, saat 10 civarında toplanmaya başlamıştı. Bazı kasabalarda o kadar çok insan vardı ki piyango iki gün sürüyordu ve daha 20 Haziran’da başlamışlardı. Ama aşağı yukarı üç yüz nüfuslu bu köyde, bütün piyango iki saatten az sürüyordu, öyle ki sabah 10’da başladıkları halde köy ahalisi öğlen yemeğinde evlerinde oluyorlardı.

Tabii ki önce çocuklar toplandı. Okullar daha yeni yaz tatiline girmişti ve özgürlük hissi çoğunda hala biraz eğreti duruyordu; bir süre sessiz sedasız bir araya geliyor, sonra patırtı gürültüyle oyunlarına dalıyorlardı. Ve hala sınıftan ve öğretmenden, kitaplardan ve yedikleri azarlardan konuşuyorlardı. Bobby Martin daha şimdiden ceplerini taşlarla doldurmuştu, diğer çocuklar da onu örnek alıp en yuvarlak ve pürüzsüz taşları toplamakta gecikmediler. Bobby ve Harry Jones ve Dickie Delacroix –köy halkının deyişiyle ‘Dellacroy’- sonunda topladıkları taşları meydanın bir köşesine bir tepecik yapıp diğer oğlanların saldırılarına karşı göz kulak olmaya başladılar. Kızlar bir kenarda durmuş kendi aralarında konuşuyor, yandan bakışlarla (omuzlarının üzerinden?) oğlanları izliyorlardı. Daha da küçüklerin kimisi toz toprağın içinde yuvarlanıp duruyordu kimisi de ağabey ve ablalarının ellerine sıkıca yapışmış haldeydi.

Kısa süre sonra erkekler de, çocuklarını izleyerek, hasattan ve yağmurdan traktörlerden ve vergilerden konuşarak toplaşmaya (bir araya gelmeye?) başladılar. Köşedeki taş yığınından uzakta, kendi aralarında sessizce şakalaşıp, gülmek yerine gülümsemekle yetindiler. Kadınlar, üstlerinde solmuş evlik kıyafetleri ve kazaklarıyla, erkeklerden kısa bir süre sonra geldiler. Kocalarının yanına giderken selamlaşıp en son dedikoduları birbirlerine anlattılar. Kısa süre sonra, kocalarının yanından çocuklarına seslenmeye başladılar. Dört beş kez çağrıldıktan sonra, çocuklar isteksizce annelerinin yanına gittiler. Bobby Martin annesinin elinden kurtulup gülerek köşedeki taş yığınına doğru koştu. Babası sesini yükseltince çabucak gelip en büyük ağabeyiyle babası arasında yerini aldı.

Piyango –meydandaki dans, gençlik kulübü ve Cadılar Bayramı gibi- sosyal aktivitelere ayıracak zamanı ve enerjisi olan Bay Summers tarafından idare ediliyordu. Yuvarlak suratlı, neşeli bir adamdı; kömür işletmesinin başındaydı. İnsanlar onun için üzülüyorlardı, çocuğu yoktu ve karısı da cadalozun tekiydi. Siyah tahta kutuyla meydana geldiğinde köy halkında hafif bir uğultu başladı. Onlara el sallayıp ‘kusura bakmayın biraz geciktim,’ dedi. Postacı Bay Graves üç ayaklı bir sandalyeyle onun peşinden geliyordu. Sandalye meydanın ortasına kondu ve Bay Summers da elindeki siyah kutuyu üzerine yerleştirdi. Köy halkı sandalyeden uzak duruyordu ve Bay Summers ‘Birileri bana yardım edebilecek mi?’ dediğinde bile insanlar çekindiği belliydi. Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter öne çıkıp kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları karıştırdı.

Piyangonun orijinal zımbırtıları uzun zaman önce kaybolmuştu ve şu an sandalyenin üzerinde duran siyah kutu kasabanın en yaşlısı İhtiyar Warner’ın bile doğumundan öncesinde kullanılmaya başlanmıştı. Bay Summers sık sık yeni bir kutu yapmaktan bahis açsa da, köy halkı siyah kutunun onlara ifade ettiği kadarcık geleneği dahi bozmak istemiyorlardı. Söylentilere göre bu kutu bir önceki, köyü ilk kuranların kullandığı kutunun parçalarından yapılmıştı. Her yıl, çekilişten sonra, Bay Summers yeni bir kutu yapmak yeniden işini ortaya atar, ama her yıl konu kimse bir şey yapmadan unutulur giderdi. Siyah kutu her yıl daha da döküntü görünüyordu: artık tamamen siyah değil, bir kenarından kötü şekilde parçalanmış, alttan tahtanın kendi rengi görünmeye başlamıştı. Yer yer rengi solup lekelenmişti.

Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları eliyle güzelce karıştırdı. Geleneklerin çoğu unutulduğu veya terk edildiği için Bay Summers eskiden kullanılan küçük tahta plakalar yerine kağıt parçaları kullanılmasını sağlamayı başarmıştı. Bay Summers’a göre, köy küçücükken tahta parçaları kullanmakta bir sakınca yoktu ama artık kasabanın nüfusu yüzü aşmış ve de daha da artarken tahta kutuya daha rahat sığabilecek bir şeylere ihtiyaç vardı. Çekilişten önceki gece Bay Summers ve Bay Graves kağıtları hazırlayıp kutuya koymuş, kutuyu da Bay Summers ertesi sabah köy meydanına götürünceye kadar kömür şirketinin kasasına koyup kilitlemişlerdi. Yılın geri kalanında kutu kaldırılır, orada burada saklanırdı. Bir yıl Bay Summers’ın ahırında kalmış, bir başka yıl da postanede ayak altında geçirmişti. Bazen de Martin’in bakkal dükkanında bir rafa kaldırılırdı.

Bay Summers çekilişi başlatmadan önce yerine getirilmesi gereken epey angarya vardı. Listeler hazırlanmalıydı: ailelerin en büyükleri, hane reisleri ve her bir hanenin nüfusu. Postacının çekiliş memuru olarak Bay Summers’a usulünce yemin ettirmesi vardı. Bazıları, bir zamanlar, bir tür şarkının söylendiğini hatırlıyorlardı; her sene adetten olduğu için söylenen, ahenksiz bir tür ilahiydi bu. Bazıları çekiliş memurunun ilahiyi söylerken ayağa kalkması gerektiğine inanıyorlardı; bazılarıysa insanların arasında dolaşması gerektiğine. Ama uzun yıllar önce işin bu kısmı savsaklanıp terk edilmişti. Ayrıca, memurun, kutudan her kağıt çekene hitap ederken kullandığı özel bir selamlama da vardı; ama, zamanla bu da terk edilmişti. Şu ara, sadece memurun kağıt çekmek için sırası gelen kişiyle konuşması yeterli görülüyordu. Bay Summers bu işlerde çok iyiydi; tertemiz beyaz gömleği ve kot pantolonunu giymiş, bir elini siyah kutunun üzerine umursamaz bir ifadeyle koymuştu. Bay Graves ve Martinlere durmaksızın bir şeyler anlatırken çok önemli biri gibi görünüyordu.

Bay Summers sonunda konuşmayı bırakıp bir araya toplanmış köy halkına döndüğü sırada Bayan Hutchinson, kazağı omuzlarında, alelacele meydana doğru seğirtti ve kalabalığın arkalarında yerini aldı. Yanındaki Bayan Delacroix’a dönüp,
“Basbayağı unutmuşum hangi gün olduğunu yahu,” dedi ve ikisi de hafifçe güldüler. “Benim herif arkada odunları yığıyor sanıyordum,” diye devam etti Bayan Hutchinson,
“sonra pencereden baktım ki çocuklar gitmiş, sonra bir hatırladım ki bugün yirmi yedisi; hemen koştum geldim.”
Ellerini önlüğüne sildi. Bayan Delacroix, “Ama vaktinde geldin, hala orada çene çalıyorlar.”

Bayan Hutchinson boynunu uzatıp kalabalığın üzerinden kocasına ve çocuklarına bakmaya çalıştı ve onları ön tarafa yakın bir yerlerde gördü. Bayan Delacroix’nın omzuna dokunup veda etti ve kalabalığın arasından kendine yol açmaya çalıştı. İnsanlar kenara çekildi, bir iki kişi neredeyse herkesin duyabileceği bir sesle “Senin hanım da geldi, Hutchinson”, “Yetişti işte Bill” diye seslendiler. Bayan Hutchinson kocasına ulaştı. Onu bekleyen Bay Summers da neşeyle, “Sensiz başlayacağımızı düşünmeye başlamıştım, Tessie,” dedi. “Tabakları bulaşık bırakamazdım di’mi, Joe?” diye sırıtarak yanıt verdi. Kalabalıktan cılız kahkahalar yükseldi ve insanlar tekrar kalabalıktaki yerlerini aldılar.

“Hadi bakalım,” dedi Bay Summers ciddi bir şekilde, “artık şunu bitirelim de işimize gücümüze dönelim. Eksiğimiz var mı?”

“Dunbar,” dedi kalabalıktan birkaç kişi, “Dunbar yok.”

Bay Summers listesini kontrol etti. “Clyde Dunbar.” dedi. “Doğru, bacağı kırıktı değil mi? Onun yerine kim çekiyor?”

“Ben. Herhalde yani.” dedi bir kadın. Bay Summers dönüp kadına baktı. “Karı kocası için çekiyor,” dedi Bay Summers “Yaşı gelmiş bir oğlun yok mu, Janey?” Aslında Bay Summers da, köy ahalisi de yanıtı gayet iyi biliyordu; ama, çekiliş memurunun görevi böyle soruları resmen sormayı gerektiriyordu. Bay Summers Bayan Dunbar’ın yanıtını kibarca dinlemeye başladı.
“Horace daha on altısına basmadı,” dedi Bayan Dunbar üzüntüyle. “Herhalde bu sene benim adamın yerini benim almam gerekecek.”

Bay Summers “Tamam,” dedi. Elindeki listeye bir şeyler karaladı. Sonra “Watson mu çekecek bu yıl?” diye sordu.

Kalabalığın içinden uzun boylu bir delikanlı elini kaldırdı. “Burada,” dedi. “Annem ve kendim için çekeceğim.” Gergin bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. Kalabalıktan “Aferin delikanlı,” “Evin erkeği annesinin yerine çekecek” sesleri yükselirken başını eğdi.

“Tamam,” dedi Bay Summers, “Herhalde tamamız. İhtiyar Warner gelebildi mi?”
Kalabalıktan “Burada,” diye bir ses yükseldi ve Bay Summers onaylar şekilde başını salladı.
Bay Summers hafif bir öksürükle boğazını temizleyip listeye baktığında kalabalığa bir sessizlik çöktü. “Hazır mıyız?” diye seslendi, “Şimdi isimleri okuyacağım, öncelikle aile reislerini, herkes de gelip kutudan bir kağıt çekeceksiniz. Herkes sırasını savana kadar kağıtları açmak yok. Anlaşıldı mı?”

Bu işi o kadar çok defa görüp geçirmişlerdi ki herkes talimatları yarım kulakla dinledi. Çoğunluk sessizdi; dudaklarını ıslatıyor, birbirlerine bakmıyorlardı. Sonra Bay Summers elini kaldırdı ve “Adams,” diye seslendi. Bir adam kalabalıktan sıyrılıp öne çıktı. Bay Summers “Selam Steve,” dedi. Öteki de “Selam Joe,” diye yanıtladı. Birbirlerine gergin bir şekilde gülümsediler. Bay Adams siyah kutuya elini daldırdı ve katlanmış bir kağıt parçası çıkarttı. Bir köşesinden sıkıca tutup alelacele kalabalıktaki yerini aldı. Ailesinden biraz uzakta durmuş, elinde bakmıyordu.
“Allen,” diye seslendi Bay Summers. “Anderson… Bentham.”

“İki piyango arasında pek bir zaman yok gibi geliyor artık,” dedi Bayan Delacroix arka sıradaki Bayan Greaves’e.“Sanki öncekini daha geçen hafta yapmışız gibi.”
“Zaman gerçekten de çabuk geçiyor,” dedi Bayan Greaves.
“Clark… Delacroix”
“İşte benimki de gidiyor,” dedi Bayan Delacroix. Kocası öne çıkarken o da nefesini tutuyordu.
Bay Summers “Dunbar,” diye seslenince Bayan Dunbar kutuya doğru yöneldi. Bir kadın “Haydi Janey,” diye yüreklendirdi. Bir başkası da “İşte gidiyor,” dedi.

Bayan Greaves “Sıra bizde,” dedi. Bay Graves’in kutunun yanından dolaşıp ciddi bir ifadeyle Bay Summers’ı selamlayışını, sonra da kutudan küçük bir kağıt parçası çıkarışını izledi. Artık kalabalığın her tarafında iri ellerinde küçük kağıt parçalarını sıkı sıkıya tutup gergin bir şekilde evirip çeviren erkekler vardı. Bayan Dunbar ve iki oğlu bir arada duruyordu. Bir kağıt parçasını da Bayan Dunbar tutuyordu.
“Harburt… Hutchinson.”
Bayan Hutchinson, “Çık meydana, Bill,” dedi. Yakınındakiler gülüştüler.
“Jones.”
“Diyorlar ki,” diye söze başladı Bay Adams, yanında duran İhtiyar Warner’a dönüp, “kuzeydeki köyde piyangoyu bırakmayı düşünüyorlarmış.”

İhtiyar Warner hoşlanmadığını belirtircesine burnundan soludu. “Bir avuç ahmak,” dedi. “Gençlere baksan, hiçbir şeyi beğenmezler. Sonra bi’ bakıcan mağaralarda yaşamaya başlıycaklar, kimse çalışmıycak, öyle yaşayıp gidicekler. Eskiden bi’ deyiş vardı, ‘Piyango haziranda, mısır hasadı yolda’ diye. Sonra haşlanmış sıçankulağıyla meşe palamudu yemeye başlardık. Piyango hep vardı,” diye aksilendi. “Genç Joe Summers’ın orada milletle şakalaşması bile yeterince kötü.”

“Bazı yerlerde piyangoyu bıraktılar bile,” dedi Bay Adams.
“İşin sonu kötüye varır,” dedi İhtiyar Warner. “Bir avuç genç ahmak.”
“Martin.” Bobby Martin babasının ileri çıkışını izledi. “Overdyke… Percy.”
“Acele ediverseler.” dedi Bayan Dunbar, oğluna. “Acele ediverseler.”
“Neredeyse bitti sayılır,” dedi oğlu.
“Koşup babana haber vermeye hazırlan,” dedi Bayan Dunbar.
Bay Summers kendi ismini okudu, bir adım atıp kutudan bir kağıt çekti. Sonra “Warner,” diye seslendi.
“Piyangodaki yetmiş yedinci yılım,” dedi Warner kalabalıktan sıyrılırken. “Yetmiş yedinci defa.”
“Watson.” Uzun boylu delikanlı sarsakça öne çıktı. Biri “Rahat ol, Jack,” diye seslendi. Bay Summers da “Acelemiz yok, evlat,” dedi.
“Zanini.”

Sonra uzun, kimsenin nefesinin dahi duyulmadığı bir sessizlik oldu; ta ki Bay Summers, elindeki kağıt parçasını havaya kaldırıp “Tamamız arkadaşlar,” dedi. Bir an için kimse hareket edemedi, sonra bütün kağıtlar aynı anda açılıverdi. Bütün kadınlar aynı anda konuşmaya başladı,

“Kimmiş?,” “Kimdeymiş?,” “Dunbarlar mı?,” “Watsonlar mı?” Ardından sesler “Hutchinsonlar’da. Bill. Bill’e çıktı.” demeye başladılar.
Bayan Dunbar büyük oğluna “Koş babana haber ver,” dedi.

Kalabalık Hutchisonları görmek için çevresine bakınmaya başladı. Bill Hutchison sessizce duruyor, başını eğmiş elindeki kağıda bakıyordu. Aniden Tessie Hutchison Bayan Summers’a “Ona istediği kağıdı seçecek zamanı vermedin. Seni gördüm. Haksızlık bu!” diye bağırdı.
“Mızıkçılık yapma Tessie,” diye seslendi Bayan Delacroix. Bayan Graves “Hepimizin şansı eşitti,” diye ekledi.

“Kapa çeneni, Tessie” dedi Bill Hutchison.
“Evet arkadaşlar,” dedi Bay Summers, “bu işi epey çabuk hallettik, elimizi biraz çabuk tutarsak her şey vakitlice bitmiş olur.” Elindeki ikinci listeye göz gezdirdi. “Bill,” dedi, “bütün Hutchisonlar için sen çekeceksin. Ailenizde başka hane var mı?”
“Don ve Eva var,” diye seslendi Tessie. “Onlar da şanslarını denesinler!”
“Kızlar kocalarının ailesiyle çekilişe girerler, Tessie,” dedi Bay Summers olanca kibarlığıyla, “Sen de buradaki herkes gibi biliyorsun bunu.”
“Haksızlık bu,” dedi Tessie.
“Sanırım başka kimse yok, Joe,” dedi Bill Hutchison üzgün bir ifadeyle. “Kızım kocasının ailesiyle çekilişe katılır tabii, bu gayet adil. Çocuklardan başka da bir akrabam yok.”
“Şu halde, tüm aile için çekilişi yapacak olan sensin,” diye açıkladı Bay Summers, “sizin hane için çekilişi yapacak olan da tabii, değil mi?”
“Öyle,” diye onayladı Bill Hutchison.

“Kaç çocuğun var Bill?” diye sordu Bay Summers resmi bir şekilde.
“Bill var, Jr. ve Nancy. Bir de küçük Dave. Bir de Tessie’yle ben.”
“Tamam o zaman,” dedi Bay Summers. “Harry, kağıtları topladın mı?”
Bay Graves kafasıyla onaylayıp elindeki kağıtları kaldırdı. “Kutuya koy bakalım o zaman,” dedi Bay Summers. “Bill’inkini alıp içine at.”
“Bence baştan başlamamız gerek,” dedi Bayan Hutchison yapabildiği kadar sessiz bir şekilde. ”Haksızlık var diyorum. Yeterince zaman tanımadın. Herkesler gördü bunu.”

Bay Graves beş tane kağıt parçası seçti ve kutuya koydu ve bunlar dışındakileri yere bıraktı. Yerdeki kağıtlar esintiyle havalanıp uçuştular.

Bayan Hutchinson “Herkese diyorum, dinleyin,” diye çevresindekilere söyleniyordu.
“Hazır mısın, Bill?” diye sordu Bay Summers ve Bay Hutchinson eşiyle çocuklarına çabucak bir bakış atıp başıyla onayladı.
“Unutmayın,” dedi Bay Summers, “bir kağıt çekip diğerleri de çekmeden açmayacaksınız. Harry, sen de küçük Dave’e yardım et.” Bay Graves çocuğun elinden tuttu. Küçük çocuk hevesli bir şekilde onunla kutuya kadar gitti. “Kutudan bir tane kağıt çek, Davy,” dedi Bay Summers. Davy elini kutuya daldırıp güldü. “Sadece bir tane çek, tamam mı?” dedi Bay Summers, “Harry, küçüğünkini sen tutuver.” Bay Graves çocuğun elini tuttu ve sıkılmış yumruğundan kağıdı aldı. Küçük Dave onu meraklı gözlerle süzerken o da kağıdı tutuyordu.

“Sıradaki Nancy,” dedi Bay Summers. Nancy on iki yaşındaydı ve o eteğini salıyarak ileri çıkarken okul arkadaşları nefeslerini tutuyorlardı. Nancy zarif bir şekilde kutudan bir kağıt çekti. Bay Summers, “Bill, Jr.” dedi ve suratı kıpkırmızı, ayakları kocaman Billy bir kağıt çekerken neredeyse kutuyu devirecekti. Bay Summers “Tessie,” diye seslendi. Bayan Hutchinson bir an için duraladı, çevresine meydan okurcasına baktı ve dudaklarını büzüp kutuya yöneldi. Bir kağıdı hızla çekti ve arkasına sakladı.

“Bill,” dedi Bay Summers ve Bill Hutchinson kutuya elini daldırıp bir süre öylece kaldı, sonunda bir kağıt çekti.
Kalabalık sessizdi. Bir kız “Umarım Nancy değildir,” diye fısıldadı ama sesi kalabalığın öteki ucundan bile duyuldu.
“İşler eskisi gibi değil,” diye herkesin duyabileceği bir sesle söylendi İhtiyar Warner, “İnsanlar eskisi gibi değil.”

“Tamam,” dedi Bay Summers. “Kağıtları açın. Harry, sen de küçük Dave’inkini aç.”
Bay Graves kağıdı açtı ve kağıdın boş olduğunu gören kabalık rahat bir nefes aldı. Nancy ve Bill, Jr. kağıtlarını aynı anda açtılar ve ikisinin de yüzleri aydınlandı ve kağıtlarını kaldırıp kalabalığa göstererek gülümsediler.
Bay Summers “Tessie,” dedi. Bir anlık bir sessizlik oldu ve Bay Summers Bay Hutchison’a baktı. Bill kağıdını açıp kalabalığa gösterdi. Boştu.
“Tessie’ymiş,” dedi Bay Summers sessizce. “Onun kağıdını da göster, Bill.”
Bill Hutchison karısının yanına gidip kağıdı elinden zorla aldı. Kağıtta siyah bir iz vardi, Bay Summers’ın önceki gece kömür şirketinin ofisinde kara kalemle yaptığı izdi bu. Bill Hutchison kağıdı havaya kaldırdı ve kalabalıkta bir hareketlenme oldu.
“Peki’ millet,” dedi Bay Summers. “Şu işi çabucak bitirelim.”

Köy ahalisi işin ilk ayinimsi kurallarını unutmuşsa da, ilk siyah kutuyu kaybetmişse de hala taşları hatırlıyorlardı. Çocukların erkenden bir kenara istiflediği taşlar hazırdı. Yerde, üstlerinde az önce kutudan çıkan kağıtların uçuştuğu taşlar vardı. Bayan Delacroix iki eliyle ancak kaldırabildiği bir taş almış, Bayan Dunbar’a “Haydi,” diyordu, “Çabuk ol.”

Bayan Dunbar iki eline küçük taşlar almış, nefes nefese “Mümkün değil koşamam, Sen önden git ben sana yetişirim,” diyordu.

Çocuklar taşlarını çoktan hazırlamışlardı. Biri de küçük Davy Hutchison’ın eline birkaç çakıl tutuşturdu.

Tessie Hutchison kalabalığın merkezinde kalmıştı, ellerini çaresizce kaldırıp “Haksızlık bu,” dedi. Kafasının yan tarafına bir taş isabet etti. İhtiyar Warner, “Haydi, haydi hep beraber,” diyordu. Steve Adams kalabalığın başındaydı, hemen ardında da Bayan Graves vardı.

“Haksızlık bu, bir yanlışlık var,” diye bağırdı Bayan Hutchison ve o anda hepsi de üzerine çullandı.


Çeviri: Egemen İmre
Kaynak: http://www.zifiri.org/

20.9.07

CEMETERY GATES

Güneşin/ışığın üzerinde olabilirsen gölgeni bulutlarda göreceksin.








*

21.7.07

Haldun Taner----On İkiye Bir Var

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık: "Üçü yirmi geçiyor" deyivermişim. Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: "Peki ama nasıl bildin?" "Bilmem" dedim. "Dilimin ucuna geliverdi işte." Rahmetli halam: "Tesadüf a canım" dedi. "Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler." Öbürküler de: "Evet" dediler. "Tesadüf. Ama bu kadar olur yani." İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım: "Bire beş var. Bire beş var" diye sayıklıyordum. Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat "dan" diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok... Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi... Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna... Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. "Lamı cimi yok, tozutuyorum" dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam, rapor: "Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi" diye başlıyordu. Bana kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor. Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş. Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: "Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?" diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü... İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen "sen tozutuyorsun dostum" demiştir. Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydossss... O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden... Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra... Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki... Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim. Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. "7.11" dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime "Al kalemi" dedim. "Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür." Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? "Meret yine on dakika ileri gidiyor." diye tamire kalkışmaz mı? Kaç doktor değiştirdim. "Korkacak bir şey yok" diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. "Geçer mi?" diye sordukça, "bilinmez" diyorlar. "Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba." Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul... Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: "Zamanı unut, alakadar olma" diyor. "Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim." İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek? Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı... bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar. Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş... Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven'in 8'inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel'e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvement'ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo'yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?... Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi'ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan... Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco... Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak... İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu. Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri'den, Dede Efendi'den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe’si konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte: "Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak vurur" diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere... Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri... Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi... Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik... tak... tik... tak... İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak... tiktak... Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse... Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü: "Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?" dedi. Hem de nasıl... Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor. Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır... Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde... Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde... Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. "On ikiye bir var" diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru... Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt... Saat 11.59' ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocak'a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an'ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın "tık" diye atıvermesi ile oluyor... An an'ı kovalıyor, an'lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak. Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz... Ah şu vapur bir dursa... İyisi, geri geri gitse... Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi... Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi açıklarında... İşte Salacak'a yaklaşıyoruz... Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği... Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, "a gelmişiz" diye şaşakalmak... Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor... Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55'ten 12'ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehre dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini... Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri... hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile dolu. İşte" diyorum... Bir dakika geçti... İki dakika geçti geçti, üç dakika... dört, beş, altı... bir çeyrek... Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır: La si do laaa...Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii...Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la miii... Sonra kafama tokmak vurur gibi: "Dan, dan, dan, dan, dan, dan." Onun ilk "dan"ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak... Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk... guguk... guguk... Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak. Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha... bir çeyrek: La si do laaa...Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu. Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12'ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12'ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım. Doktor, "Ölmedin" diyor. "Ölsen bunları yazabilir misin?" Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.

27 Ekim 1953 / Moda

11.7.07

Bilimkurgu Okumamak Üzerine----Ursula K. Le Guin

Bilimkurgu okumayan insanlar ve hatta bilimkurgu yazanların bir kısmı, bilimkurguda kullanılan fikirlerin hepsinin uzay mekaniği ve kuantum teorisi ile sıkı bir bağdan kaynaklandığını ve sadece NASA'da çalışan ve video kayıt cihazını programlamayı bilen okurlar İçin yazıldığını varsayarlar veya öyleymiş gibi yaparlar. Böyle bir fantazi, yazarların kendilerini üstün hissetmelerini sağlarken, okumayanlara da okumamak için bir gerekçe vermiş olur. Bunu anlamıyorum; teknoloji fobisinin derin, konforlu, oksijensiz mağaralarına sığınarak zırlıyorlar. Bilimkurgu yazarlarının da çok azının "bunu" anladığını anlatmaya çalışmanın bir faydası yok bu insanlara. Biz de, videoya "Başyapıtlar Kuşağı"nı kaydetmeye niyetlendiğimiz halde, genellikle "I Love Lucy" dizisinin yirmi dakikası ile bir güreş müsabakasının yansını kaydetmiş olduğumuzu fark ederiz. Bilimkurgu kitaplarındaki bilimsel fikirlerin çoğu ilkokulu bitirmiş herkesin eksiksiz anlayabileceği ve gerçekten bilindik şeylerdir; öte yandan zaten kitabın sonunda kimse sizi bu bilgilerden sınava tabi tutmayacak. Kaldı ki bu yazılanlar fark ettirmeden verilen bir mühendislik dersi falan da değildir. Matematik Şeytanının icadı olan "öykü şeklinde problemler" de değil. Öykü bunlar. Kendiliğinden ilginç, güzel, insanlık durumuna uygun olan bazı konularla oynayan kurgular sadece. Kaba ve kusurlu "bilimkurgu" adında dahi, "bilim", "kurgu"nun hizmetindedir, "kurgu"nun anlamını tamamlayıcı bir işlevi vardır.Mesela Karanlığın Sol Eli adlı kitabımdaki ana "fikir" bilimsel bir şey değildir ve teknoloji ile hiç alakası yoktur. Burada biraz fizyolojik hayal gücü vardır - bedensel bir değişim. Çünkü uyduruk dünya Gethen'deki insanların belli bir cinsiyeti yoktur. Zamanın çoğunda cinsiyetsizdirler, ayda bir kez kızışırlar, bazen kadın, bazen erkek olarak. Bir Gethenli hem bir bebek doğurabilir, hem de bir bebeğin babası olabilir. Şimdi, böyle bir şey uydurmak size ister tuhaf, ister uygunsuz, ister heyecan verici gelsin, bunu kavramak veya roman içinde ima ettiği şeyleri anlamak çok da bilimsel bir zekâ gerektirmez.Aynı kitapta başka bir unsur da bir buzul çağının ortalarında olan gezegenin iklimiydi. Basit bir fikir: Soğuk; çok soğuk; hep çok soğuk. Dallanıp budaklanmalar, karmaşıklıklar ve akisler, hayal gücünün ayrıntılara inmesiyle ortaya çıkar.Karanlığın Sol Eli'nin gerçekçi bir romandan tek farkı, okurdan o an için anlatı gerçekliğinde belirli ve sınırlı bazı değişiklikleri kabul etmesinin istenmesidir. Yani iki buzul çağı arasındaki ılıman bir iklimde, iki cinsiyetli insanlar arasında Dünya'da (diyelim ki Gurur ve Önyargı'da veya istediğiniz başka bir gerçekçi romanda) değil de, bir buzul çağında, erdişiler arasında Gethen'de bulunmuş oluyoruz. Bu arada her iki dünyanın da hayal ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var.Öğelerdeki bilimkurgusal değişiklikler ne kadar eğlenceli ve şık olsalar da esasen kitabın doğası ve yapısının gerektirdiği şeylerdir. İster romanda asıl peşine düşülen ya da keşfedilen şeyler olsunlar, ister bir metafor veya sembol görevi görsünler, bu öğelerdeki değişiklikler toplum ve karakter psikolojisi çerçevesinde, kurgu tarzında betimlemeler, olaylar dizisi, duygular, imalar ve imgeler yoluyla çözümlenir ve somutlaştırılırlar. Bilimkurgulardaki betimlemeler, varsayılan ortak deneyimlere hitap eden gerçekçi kurgudakilere nazaran, Clifford Geertz'in deyimiyle bir bakıma daha "yoğun"dur. Ama bunları anlamanın zorluğu, herhangi bir karmaşık kurguyu takip etmenin zorluğundan daha fazla değildir. Gethen dünyası daha az bildik' bir yerdir, ama aslında Jane Austen'ın araştırdığı ve son derece canlı bir şekilde somutlaştırdığı İki yüz yıl öncesinin İngiliz sosyal yaşamına nazaran son derece basittir. Her ikisi de kelimeler dışında, yani bunlar hakkında okumak dışında şahsen deneyim edinebileceğimiz yerler olmadığından, her iki dünyayı da anlamak için biraz çabaya ihtiyaç var. Bütün kurgu eserler bize başka türlü erişemeyeceğimiz bir dünya sunarlar; bu dünyanın erişilmezliği İster geçmişte kalmış olmasından, ister uzak ya da hayali yerlerde geçmesinden, ister bizim başımızdan geçmemiş deneyimler hakkında olmasından, isterse bizi kendimizden farklı zihinlere götürmesinden kaynaklansın. Bazı insanlara göre dünyalardaki bu değişiklikler, bu tanışık olmama durumu, üstesinden gelinemez bir engeldir; bazılarına göre de bir macera ve zevktir.Sürekli bilimkurgu okumasalar da en azından bir kere hakkıyla bilimkurgu okumaya çalışmış insanlar genellikle onu gayri insani, elitist ve kaçışçı bulduklarını söylerler. Bilimkurguların bütün karakterlerinin hem geleneklere uygun olmalarından, hem de olağandışı birer dâhi, uzay kahramanı, süperhacker, erdişi uzaylı olmalarından dolayı bu kurguların gerçek insanların hayatta uğraşmak zorunda oldukları şeylere değinmekten kaçtığım ve böylece kurgunun temel işlevlerinden birini yerine getiremediğini söylerler. Jane Austen'ın İngilteresi bize ne kadar uzak olursa olsun, kitabın içindeki İnsanlar akla yatkın ve bir şeyleri açıklayıcı gelir onlar hakkında okurken, kendimiz hakkında bir şeyler öğreniriz. Bilimkurgunun kendimizden kaçmaktan başka bize sunduğu bir şey yok mu?Naylon karakter sendromu ilk bilimkurgularda gerçekten vardı, fakat yazarlar onlarca senedir karakterleri ve insan ilişkilerini araştırmak için bu edebi türü kullanıyor. Ben bunlardan birisiyim. Tamamen hayal ürünü olan bir ortam, belirli bazı özellikler ve fırsatların yaratılması için en uygun ortamdır. Ama çağdaşromanların büyük bir bölümünün karakter romanı olmadığı da bir gerçek. Yüzyılın bu ucu, Elizabeth veya Victoria devirlerindeki gibi bir bireysellik çağı değil. Bizim gerçekçi yahut başka türlü Öykülerimizde güvenilmez anlatıcılar, dağılmış görüş açıları, çoklu algılayış ve perspektifler bulunur; karakter derinliği ana değer olarak kabul edilmez. Olağanüstü metafor imkânlarıyla bilimkurgu birçok yazan bireysellik sınırlarının ötesindeki bu araştırmanın en ön saflarına taşımıştır: Postmodernin yamaçlarındaki Şerpalar gibi.Elitizme gelince, bu sorun bilimperestlikle ilgili olabilir: Teknolojik avantaj, ahlaki bir üstünlük zannediliyor. Yüksek teknokrasi emperyalizmi, kibri açısından eski ırkçı emperyalizme denktir; teknoloji düşkünleri bilginin/ağın içinde olmayanları, insan eliyle yapılmış doğru gereçlere sahip olmayanları yok sayarlar. Onlar proleterlerdir, yığınlardır, suratları olmayan hiçlerdir. Gerek kurgu, gerekse tarih kitabında hikâye onlarla ilgili değildir. Hikâye, gerçekten etkileyici, gerçekten pahalı oyuncakları olan çocukların hikâyesidir. Böylece zamanla "insan" denilen şey, son derece gelişkin ve hızlı büyüyen endüstriyel teknolojiye ulaşabilenler diye tarif edilmeye başlanıyor fiilen. "Teknoloji"nin kendisi de bu tür şeylerle sınırlanıyor. Ben, Keşiften önce Amerika Yerlilerinin hiçbir teknolojiye sahip olmadıklarını büyük bir samimiyetle söyleyen bir adamı kendi kulaklarımla duymuştum. Öyleyse fırınlanmış testiler hudayinabittir, sepetler yaz mevsiminde olgunlaşırlar. Machu Picchu da olduğu yerde bitivermiştir.İnsanlığı, karmaşık bir endüstriyel gelişim teknolojisinin üretici tüketicileriyle sınırlandırmak gerçekten acayip bir fikir, tıpkı insanlığı Yunanlılarla, Çinlilerle veya İngilizlerin orta sınıfının üst kesimiyle sınırlandırmak gibi. Biraz fazla sayıda insan dışarıda kalıyor. Bununla beraber bütün romanlar insanların çoğunu dışarıda bırakmak zorundadır. Karmaşık bir teknolojiyle ilgili bir romanda (nasıl desek) teknolojik açıdan farklı türde olanlar meşru olarak dışarıda bırakılabilir; tıpkı orta sınıfın yaşadığı banliyölerdeki zinalar hakkındaki bir romanın şehrin fakirlerine önem vermemesinde veya erkek ruhuna odaklanmış bir romanın kadınları atlamasında olduğu gibi. Ama bazılarının bu şekilde dışarıda bırakılması, avantajın üstünlük anlamına geldiği, bütün toplumun orta halli beyaz sınıftan oluştuğu ya da hakkında kitap yazmaya değer tek varlığın erkek cinsi olduğu şeklinde de okunabilir. Bir şeyin atlanmasıyla verilen ahlaki ve politik mesajlar, bunları verme bilinci üzerinden meşrulaştırılırlar; yazarın kültürünün bu bilince izin verdiği kadarıyla elbette. Bu İş, eninde sonunda bir sorumluluk alma meselesidir. Yazarlık sorumluluğunun inkârı ve kasti bir bilinçsizlik elitizm adını hak eder ve gerçekçilik de dahil her türden kurguyu fakirleştirir.Diğer dünyaların, uzay yolculuğunun, geleceğin, hayali teknolojilerin, toplumların veya varlıkların imgelerini ve mecazlarını kullandığı için bilimkurgunun yaşamlarımızla insani bir bağ kurmaktan kaçtığı şeklindeki yargıyı kabul etmiyorum. Ciddiyet sahibi yazarlar tarafından kullanılmış olan bu imgeler ve mecazlar bizim yaşamlarımızın imgeleri ve mecazlarıdır; bizim hakkımızda, varlığımız ve seçimlerimiz hakkında şimdi ve burada başka türlü söylenemeyecek şeylerin meşru bir şekilde kurgu yoluyla simgesel söylenişidir. Bilimkurgunun yaptığı şey şimdiyi ve burayı genişletmektir.Siz neyi ilgi çekici bulursunuz? Bazı insanlar için, sadece diğer insanlar ilginçtir. Bazı insanlar gerçekten de ağaçlan, balıklan, yıldızlan veya makinelerin nasıl çalıştığını, gökyüzünün neden mavi olduğunu hiç umursamaz; onlar, genellikle de dinlerinin etkisiyle sadece insana odaklıdır; bu insanlar ne bilimi, ne de bilimkurguyu sevebilirler. Antropoloji, psikoloji ve tıp hariç tüm bilim dalları gibi, bilimkurgu da sadece insan odaklı değildir. Diğer varlıkları ve varlığın diğer safhalarını da içerir. Bilimkurgu, gerçekçi romanın en büyük konusu hakkında, yani insanlar arasındaki ilişkiler hakkında olabilir ama bir insanla başka bir şey arasındaki, başka bir çeşit varlık, fikir, makine, deneyim veya toplum arasındaki bir ilişki de olabilir.Son olarak da, bazı insanlar bana, bilimkurgular kasvetli olduğu için bu kitaplardan kaçındıklarını söylüyorlar. Eğer felaket sonrası olabilecekler için insanlığı uyaran öykülere, birbirlerinden daha fazla zırlamayı marifet bilen yeni moda yazarlara ya da gevşek-metal-boş-sanal karakter ve ortamlı Kapitalist Gerçekçiliğe dayanan romanlara denk geldilerse bu anlaşılabilir bir şey. Ama bence genellikle bu suçlama okurun kendi zihnindeki bir ürkekliği veya bir karamsarlığı yansıtır daha ziyade: değişime güvensizlik, hayal gücüne güvensizlik gibi. Birçok insan gerçekten de tam anlamıyla tanımadığı herhangi bir şey hakkında düşünmek zorunda kalmaktan ürker veya böyle bir şey karşısında karamsarlığa kapılır; denetimini yitirmekten korkar. Zaten son derece iyi bildikleri bir şey hakkında değilse okumazlar, başka bir renkse nefret ederler, McDonald's değilse yemezler. Dünyanın onlardan önce de var olduğunu, onlardan büyük olduğunu ve onlarsız da yoluna devam edeceğini bilmek istemezler. Tarihi sevmezler. Bilimkurguyu sevmezler. Tann onlara McDonald's'ta yemek ve Cennet'te mutlu olmak nasip etsin.Şimdi, insanların neden bilimkurgu sevmedikleri hakkında konuştuktan sonra, ben neden sevdiğimi söyleyeyim. Ben pek çok kurgu çeşidini, büyük ölçüde, hiçbiri tek bir türe has olmayan aynı özelliklerden dolayı severim. Ama bilimkurguda bulunan ve bilimkurguyla ilgili olarak sevdiğim şeyler özellikle şu meziyetlerdir: canlılık, genişlik, hayal gücünün kılı kırk yarması; oyunculuk, çeşitlilik ve mecaz gücü; geleneksel edebi beklentiler ve üsluplardan azadelik; ahlaki ciddiyet; akıl; heyecan vericilik ve güzellik.Durun şu son kelime üzerinde biraz oyalanayım. Bir öykünün güzelliği düşünsel olabilir, tıpkı bir matematik ispatı veya billurdan bir yapı gibi; estetik olabilir, tıpkı iyi yapılmış bir eserin güzelliği gibi; insani, duygusal ve ahlaki olabilir; büyük ihtimalle de hepsi birden olacaktır. Yine de bilimkurgu eleştirmenleri hâlâ, bu öyküler sadece bazı fikirlerin açıklanmasıymış, sanki her şey düşünceyle ilgili "mesaj"dan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Bu indirgemecilik, çağımızda yazılan pek çok bilimkurgunun incelikli ve güçlü tekniklerine, denemelerine ciddi şekilde ket vuruyor. Yazarlar dili postmodernistler gibi kullanıyor; eleştirmenler onların onlarca yıl gerisinde, dili tartışmıyorlar bile, seslerin, ritimlerin, tekrarların, kalıpların imalarına kulakları sağır sanki yazının kendisi fikirler için sadece bir araçmış, ilacın etrafındaki jelatin kılıfmış gibi. Bu naiflikten başka bir şey değil. Üstelik en iyi bilimkurgularda en çok sevdiğim şeyi, yani güzelliği tamamen gözden kaçırmış oluyorlar.Bu kitaptaki öyküler üzerineTabii ki kendi öykülerimin güzelliğinden bahsedecek değilim. Onu eleştirmenlere bırakıp fikirler hakkında konuşmama ne dersiniz? Mesajlar hakkında değil ama. Bu öykülerde mesaj yoktur. Bunlar kader kısmet çeken tavşanların çektiği notlar değil. Öykü bunlar.Son ve en uzun üç öykü aynı düzenek hakkında: Var olan hiçbir teknolojiden yapılmış bir çıkarım değil; haklılığı var olan hiçbir fizik teorisiyle kanıtlanamaz; tamamen, mazeret kabul etmez biçimde inanılmaz bir fikir. Katıksız bir düzmece. Dedikleri gibi, katıksız bilimkurgu.Yıllar önce ilk bilimkurgu romanlarımı yazarken galaksinin bazı yönlerden güçlüklerle dolu olduğunu fark etmiştim. Einstein'ın, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceği teorisini kabul ettim (çünkü yerine koyabileceğim bana ait daha ikna edici bir teorim yoktu). Ama bu, uzay gemileri bir yerden bir yere gidinceye kadar mümkün olamayacak kadar uzun bir zaman geçmesi gerektiği anlamına geliyordu.Allahtan, eğer bu gemiler ışık hızıyla ya da ışık hızına yakın bir hızla gidebiliyorlarsa, bu durumda Albert Baba, ışık hızına yakın bir hızda giden bir uzay gemisindeki yolcunun bunu neredeyse anlık bir yolculuk gibi yaşamasını mümkün kılan zaman genişlemesi paradoksunu da bizlere sunmuştu. Eğer buradan yüz ışık yılı uzaktaki bir dünyaya, ışık hızına yakın bir hızla gidersek, bunu birkaç dakikada yapmışız gibi algılarız ve gittiğimiz yere ancak birkaç dakika daha yaşlanmış varırız. Ama geride bıraktığımız dünyada ve vardığımız dünyada, bu birkaç dakikada yıllar geçmiştir.Bu paradoks, yıldızlar arası yolculuk yapanların hayatları, ilişkileri, hisleriyle başa çıkmaya çalışmak açısından harika bir paradokstur ve bunu birçok öykümde kullandım. Fakat iletişimi berbat bir hale sokuyor. İnsan yüz ışık yılı ilerideki diplomatik memuriyet yerine varıyor, ama onu oraya yollayan hükümetin hâlâ iktidarda olup olmadığını ya da hâlâ o megathorium sevkiyatına ihtiyaçları olup olmadığını bilemiyor.Eğer iletişim kuramazsak, pek öyle yıldızlar arası ticaret, diplomasi veya herhangi bir ilişki gelişemez. Oysa romanlar genellikle ilişkiler üzerinedir, insanlar arasında olsun veya olmasın. O yüzden ben yanıssalı icat etmiştim. (Sonra bunun şerefini, aletin nasıl çalıştığını bana anlatmak için çok uğraşan Anarresli Shevek'e verdim; ama önce ben icat etmiştim!)Yanıssal Einstein'a karşı çıkıyor. Haber, maddesel bir şey değildir ve o yüzden (Ah. Bilimkurgusal "o yüzden"lere bayılıyorum!) yanıssal tarafından anında iletilebiliyor. Ne bir paradoks var, ne de zaman kayması. X'ten Y'ye yüz ışık yılı bir yolculuk yaptığımızda, Y'de bizi, X'in geçmiş bir asırlık tarihi bekler; bizi yollayan anarko-sendikalist ütopyacıların yerine kaçık teokratik bir diktatörlüğün geçip geçmediğini merak etmemize gerek yok. Gerçekten de onları yanıssal ile hemen arayıp öğrenebiliriz. Alo? Yoldaş? Hayır, ben kaçık bir teokratik diktatörüm.Bilimsel olarak çok saçma da olsa, yanıssal sezgisel açıdan son derece tatmin edici bir şey, onu kabul edip inanması kolay. Neticede bizim dünyamızda bilgi ve haber, hatta telefondaki canlı seslerimiz bile maddeye sahip olmayan elektronik sinyaller olarak (görünüşte) anında dünyanın etrafında hareket ederken uyuşuk ve maddi bedenlerimiz onun çok gerisinden yürüyor, arabayla veya uçakla yetişiyor.Tabii ki yanıssalın çalışmasını sağlayan da (görünüşte) bu. Ama kimse bugüne kadar bu konuda şikâyetçi olmadı. Ve zaman zaman yanıssalın başka birinin öyküsünde de boy gösterdiği oluyor. Yanıssal da tıpkı telefon, tuvalet kâğıdı gibi bir kolaylık.İlk birkaç öyküde insansız uzay gemilerinin de anında yolculuk yapabildiklerini söylemiş veya ima etmiştim. Bu bir hataydı, sadece maddesiz varlıkların ışıktan daha hızlı gidebilecekleri yolunda kendi koyduğum kuralın ihlaliydi. Bir daha yapmadım ve kimsenin dikkatini çekmemiş olmasını umut ettim.Ama insan hatalarına bakıp keşifler yapabiliyor; genellikle beklenmeyene yolu açan şey gayret değil de yanlışlar oluyor. Uzun bir zaman sonra bu insansız ve akla uygun düşmeyen gemileri düşünürken, ima edilen şeyde farklılığı meydana getirenin maddesel varlık değil de yaşam ya da akıl olduğunu anladım. İnsanlı bir gemi ile insansız bir gemi arasındaki tüm fark yaşayan bedenler, akıl ya da ruhtu. Bakın işte bu çok ilginçti. İçinde insan olan bir gemiyi ışıktan hızlı gitmekten ne alıkoyuyordu – yaşam mı, akıl mı, niyet mi? Peki insanları ışıktan daha hızlı götürebilecek yeni bir teknoloji icat edersen ne olur? O zaman ne olur?Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.Bir kez ismi bulunca hemen çalışmaya koyuldum; kelime hazinesine bir hayli zaman ayırdım. Anında yolculuğun, sıçramanın neye benzeyebileceğini kurguyla izah edebilmek için kelimelere ihtiyacım vardı; bunu yaparken düzeneğin nasıl çalıştığının tek izahatının neye benzediği olduğunu ve kelimelerin yetmediği yerde sözdiziminin insanı doğrudan başka bir dünyaya götürüp sonra hiç zaman kaybettirmeden geri getirebileceğini fark ettim.Çörtmeli üç öykü de üstkurgu örneğidir, yani bir öykü hakkındaki öyküler. "Şobilerin Masalı"nda yaşanan sıçrama, anlatım için bir metafor yerine geçiyor; anlatım da paylaşılan bir hakikati yapılandırmak için kullanılabilecek kesin olmayan, güvenilmez ama en etkili yolun metaforu niteliğini taşıyor. "Ganam'a Dans" öyküsünde güvenilmez anlatım teması ya da başka bir deyişle farklılık gösteren tanıklıklar devam ederken, ileri teknoloji mensubu kibirli kahraman dış merkeze alınıyor ve çörtme salatasına o harika sürüklenme teorisi de ekleniyor. Son olarak da "Bir Başka Masal"da –zaman yolculuğuyla ilgili benim az sayıdaki deneyimlerimden biri– aynı kişi hakkındaki, aynı zaman zarfında tamamen farklı ve tamamen doğru iki ayrı öykünün yarattığı imkânları keşfe çıkılıyor.Bu öyküde çörtme teorisinin gereken teknolojiyi yaratmakta başarısız olduğunu, bizi bir zaman kaybına uğramadan, güvenilir bir şekilde X'ten Y'ye götüremediğini fark ediyorum; ama sanırım denemeye devam edecekler. Bizler, türümüz icabı çok, çok hızlı gitmekten hoşlanıyoruz. "Bir Başka Masal"da benim dikkatim, O gezegeninin hudutsuz duygusal olasılıklarla yüklü karmaşık ilişkiler ve davranışlara yol açan evlilik ve cinsellik ayarlamalarına takıldı. Bizler, türümüzden dolayı hayatı çok, çok karmaşıklaştırmaya bayılırız."Gorgonidlerle İlk Temas" veya "Kuzey Yüzü Tırmanışı" hakkında konuşmak istemiyorum – insanın yaptığı espriyi anlatmasından daha berbat bir şey olabilir mi? Öte yandan her ikisini de çok seviyorum. Komik öyküler, salakça öyküler ne büyük bir ihsan. İnsan böyle bir öykü yazmak için masa başına oturmaz, böyle bir şeye niyetlenilmez; onlar insanın ruhunun karanlık yanlarının armağanlarıdır."Kerasyon" bir atölye çalışması. Hepimize bir insan icadı ya da düzeni bir davranış veya âdet uydurma ödevi vermiştim; bütün bu maddelerin bir listesini yaptık, sonra hepimiz bunlardan istediğimiz kadarını kullanarak birer öykü yazdık. Vauti-tuber kolyeler gibi birçok acayiplik bu listeden kaynaklanıyor, tıpkı kumda heykel yapma ve insan derisinden flüt yapma kavramları gibi. Arkadaşım Roussel kendi icadını şöyle açıklamıştı: "Kerasyon kulakla duyulamayan bir müzik aleti." Altı kelimede bir Borges öyküsü. Ben bundan birkaç yüz kelime çıkarttım ve bunu yapmaktan büyük zevk aldım, ama çok fazla da geliştirmedim.Bu kitaptaki öyküler arasında "Newton'un Uykusu" ile "Her Şeyi Değiştiren Taş" bana en çok keder verenler. "Taş" bir mesel, ben meselleri pek sevmem. İçindeki hiddet öyküyü ağırlaştırır. Ama buradaki kilit imgeyi çok sevdim. Mavimsi yeşil taşıma daha hafif bir ortam yaratabilmiş olmayı isterdim."Newton'un Uykusu"na gelince bu, "tek bir görüş açısı ve Newton'un Uykusu"ndan ırak olmamıza duacı olan Blake'ten alınma bir başlık. Dahası öykü Goya'nın olağanüstü eseri Mantığın Uykuya Dalışı Canavarlar Doğurur ile de bağlantılıdır. Newton'un Uykusu teknoloji karşıtı bir tenkit, teknoloji düşmanlarının kopardığı bir yaygara olarak okunabilir ve okunmuştur. Başta öyle olmasını amaçlamamıştım, daha çok uyarıcı bir öykü, yıllar boyunca okuduğum, uzay gemileri ve uzay üslerindeki insanları dünyadakilerden daha üstünmüş gibi (bilerek ya da bilmeyerek burada elitizm sorunu yine karşımıza çıkıyor) tasvir eden birçok öykü ve romana bir tepki olarak tasarlamıştım. Ahmaklar sürüsü layık oldukları çamur içinde kalır, orada çoğalır ve sefalet içinde ölürken; video kayıt cihazlarını programlamayı becerebilen birkaç kişi bu süper temiz askeri dünyacıklarda, modern bir elverişliliğe sahip sanal cinsellikleriyle yaşarlar ve işte insanlığın geleceği bunlardır. Bu bana en korkunç geleceklerden biri gibi geliyor.Öte yandan öykü bu konuyla sınırlı kalmadı; kendi sorunlarıyla birlikte zihnime yürüyüp gelen, endişeli, aklı karışık bir adam olan İzi karakteri sayesinde genişledi. Akla uygun olmayan şeylerin varlığını kabul etmeyen, başka bir deyişle hakiki inancın neden işlemediğini bir türlü göremeyen ve anlayamayan hakiki bir mümindi o. "Ganam'a Dans"taki Dalzul gibi İzi de trajik bir karakter, takdire şayan bir hilekâr, ama Dalzul'dan daha az azimkâr ve daha dürüst biri, o yüzden de daha çok ıstırap çekiyor. Aynı zamanda sürgünde; neredeyse bütün kahramanlarım öyle veya böyle bir çeşit sürgünde oluyor.Bazı eleştirmenler İzi'yi dermansız bir günah keçisi, benim dillere destan kana susamış, erkek düşmanı feminist kinime kurban gitmiş biri saydıkları için önemsemediler. Nasıl isterseniz öyle olsun beyler. Gerici tepkinin kızışmış kinini ne yapalım peki? Ama okur İzi'yi nasıl görürse görsün öykünün uzay yolculuğu karşıtı olarak okunmuyor olduğunu umarım. Ben uzayın keşfedilmesi fikrini de, gerçeğini de çok seviyorum ve bütün bu düşünceyi daha az ukalaca bir antiseptik haline getirmeye çalışıyordum. Ben gerçekten de gittiğimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiğine inanıyorum. Biz çamuruz. Biz Dünyayız.



Kaynak: İçdeniz Balıkçısı - Metis, Mart 2007 (epigraftan kopi pasta)

4.4.07

balonla aya yolculuk

Tabi ya bu i$te; o kibrit (katalizor mu ne :)), belki bir sandvic, bir kahve, belki bir sigara, bir kedi hatta cogu zaman. Biliyorum merak etmesinler! A$ki da sevi$meyi de biliyorum. Benim demek istedigim de bu oldu hep, hic anlatmamama ragmen bunu anlatmak istedim sana. Herkese de... (oysa kimseye anlatmadim). Belki de coktan beri biliyordun. (ki eminim oyle) Insanlar, cumleler yuzunden kaybetmemeli; ve yine onlarin sayesinde kazanmamali. Pöff! Ne cok gereksiz kelimeler, belki bu yuzden seviyorum kisa tutmani konu$malari. Beni, seni; bizi birbirimize sevdiren icguduler, ilahi, icgudusel icguduler; ve umuyorum di$tan hic bir gudubet gudu gelip gidiklamaz gulumsese catlayacak koca ayaklarimizi.

sen kucuk bir ay merdivenisin
a$kin kadife eldivenleri ellerin
ve denizin elsiz eldivenisin
icine nefesimi ufleyip $i$irdigim her$ey adina
ve icgudulerim ve naylon coraplarim
patlak koruyucular, pembe balonlar
ve tum bo$ kalan derinliklerin adina
seni prensesim ilan ediyorum

2.4.07

demir okce'den -j.l.-

giderek sevince bogulmak,
giderek kudrete kavusmak,
benim dogustan hakkimdir.
ve butun gucumle haykirmak isterim bunu.
bu ovgu mar$ini uzun ya$amimin sonuna kadar.
tanrilarin öldugu bir ya$ta
olum benim de tepeme binse
her zaman her yerde tattigim mutluluklarin
$arabiyla dolu kadehimi bitirmis olacagim.
kadinin $ehvetini, iktidarin tuzunu
kibri ne varsa her seyi tatmi$ olacagim

bu $arabin tortusunu diz cokup icerim
cunku ickinin sarho$slugu ho$tur
ve bana icmek arzusu verir
olume icmek ya$ama icmek
ya$amim bir gun ucar giderse
kadehimi bir ba$ka bene veririm

cennet bahcelerinden kovdugun ki$i
bendim tanrim, bendim ordaki
toprak cokup, gok devrildiginde
ben yine orada olacagim
benim olan guzelliklerle dolu dunyada
ilk ya$am cigliklarimizdan,
a$k ve $ehvet gecelerimize kadar
tatli acilarimizla dolu benim dunyamda
benim alcakgonullu, ilik kanim
daha yaratilmamis,
ama gercek bir halk icin atar nabzimda.
dunya arzusuyla heyecanli bu kan,
senin gaddar cehenemminin ate$ini sondurecektir. (ozur dilerim canim)
ben insanim, butun etimle insan
ve butun yalan ve kibirli ruhumla insan.
ana rahmindeki ilik gecemden,
bedenimin toza donu$ecegine kadar;
bizim lekelerimizle kemik,
etimizle et bu dunya.
bizim caldigimiz havayla doner.
bu yeryuzu cennetinde susuzluk hic dinmeyecek,
ta derinliklere kadar bu ya$ami etkileyecek.
ben bal dolu kadehimi bitirdigimde,
gokku$aginin butun renkleri solup gittiginde,
deliksiz bir uykunun son huzuru
benim du$lerimi bozamayacaktir.

cennet bahcelerinden kovdugun ki$i,
bendim tanrim bendim ordaki!
toprak cokup, gok devrildiginde
ben yine orada olacagim tanrim
beni ve o en guzel dunyamda
kuzey kizilliginda uyani$imizdan,
a$k ve $ehvet gecelerimize kadar,
en sevgili zevklerimizi saklayan
benim dunyamda.

30.3.07

durgun

anlamlar,
griye dogru solmaya elveri$li,
guzellik maskesi altinda merhametsizligi oynuyorlar.
bu dol yataginda acikca goruluyor her$ey
curuguz, durgunuz, safiz
kaybetmek icin variz

at bir zar ciz yolunu
kadife eldivenin ellerinde
okunan bir kitap gibi acigiz a$kin kadife ellerinde
bu fosil yataginda acikca goruluyor her$ey
sen de ben de gorunuyoruz

curuguz, saf ve durgun
sen de kaybetmek icin dogdun

25.3.07

fix you

elinden geleni yaptigina inanmana ragmen ba$aramadiginda
istedigini elde edip gerekeni elde edemediginde
olecek gibi olup gozlerini dahi kirpamadiginda
ters donmu$ bir kaplumbaga gibi olursun

ve gozya$larin bardaktan bo$alir gibi yagmakta
bir daha yerine koyamayacagin bir $eyi kaybettiginde
birini sevip bunun bosuna oldugunu anladiginda
daha kotusu olabilir miydi du$unmelisin

isik seni evine goturecek ama belki de bedenini tutu$turacak
ve ben orada olacagim seni iyile$tirmek için

ve yuksege, yukariya ya da a$agi ya da alta
bitmesine izin veremeyecek kadar fazla sevdigin o an
denemeden bilemeyeceksin "siz"in neye layik oldugunu

coldplay

23.3.07

AVUNTU

TANRIYA SUKUR DUSUNDUGUM HER SEYI YAPMIYORUM.

16.3.07

kiyi koydum adini

Kiyida olmak ne buyuk mutluluktur. Biz deniz cocuguyuz ezelden, bakmayin orta asya diyorlar yalan, ortasindan ama asyanin degil denizin ortasindan; yoksa o sari sicak kumlar, cehennem odlari gibiler de neden yakmazlar icimizi, kavurmazlar kalbimizi. Alismisiz iste, cunku ceddimiz kiyidan. Kal-u beladan beri deniziz kisacasi. Soz vermisiz O'na; velakin, her deniz gibi kiyidayiz simdilerde, aslinda kiyida kalmak da isteriz galiba (simdilik). Dalgalarin icinde oldugumuzu sadece hayal etmek (simdilik) iyi geliyor gibi, disinda kalip guzelligin kendini, soyle iyice bir fark etmek...

Off Allah'im ne sacmaliyorum.

12.3.07

kavanozumda kedi

ne kadar oldu biliyorum sari oglan
tami tamina sekiz yil
bir soguk mart ayinda
kavanozumda ne recel ne viski
seyre dalmisken deprem gazisi sehri
duydum sessiz aglayan bir cocuk sanki
terk edilmis bir poset gibiydi sokakta
icinde yenilmis meyvelerin kabuklari
agliyor muydun o gun pencerem altinda
hayir bir aglayis degilmis ne aptaldim
derdin cok baskaydi sonradan anladim
cunku aylardan mart gunlerden kizismaydi
ve sanirim tum kadinlar sana henuz yabanciydi
bu yeni sokakta bu yeni duzende
seni oyle biraktim ellerindeki atesle
daldim yine kendi derdime kendi ellerime
ertesi gun mutfaktaydin seni sari hirsiz
tecavuze ugramaktaydi olu tavuklarimiz
elimde kalin bir sopa
gozlerinde yalin bir korku
birisine benzettim seni hala cikaramam
bir insan gibi mi korkardi bir kedi
garip bir pismanlikti o an icimdeki
ama sen bunu da anlamistin emindim
simdi dizlerimin arasindaydin
bir cocuk gibi
sanirim artik bir kedim vardi
nasil bir seydi olmak bir seyin sahibi
sanirim hic sahibin olamadik senin
aslinda her kizistiginda giderdin yanimizdan
o lanetli ic guduydu seni evden ayiran
bir kac sidikli nankor ugruna
mahallenin capkini sari bir firtina
korkmaz atlardin arabalarin onune
katardin helal olsun gununu gunune
her aksam evde ayni muhabbet
bugun fistik geldi mi anne
bir seyler yemedi mi yine
neden hep zayıflamis olurdun
hasta olurdun
bir koca yil guzelce yerdin
sonra gider karilari doyururdun

ve bir kirik bacakla karsima ciktin o gun
ben beyni calisan degistirebilen insanoglu
hic bir sey yapmadim senin icin
yok oldun ortadan bir pazartesiydi
ve bugun tam bir hafta gecti
senin icin oldu diyorlar
icimdeki denizler hala inanmiyorlar
seni yine penceremin altinda bekliyorum
arkama sakladigim tum olu tavuklarla
ve ugruna canindan oldugun sidikli karilarla
ziyafet seni bekliyor fistik
cik gel yasanabilir bir hayatla

11.3.07

ma-tu-ba-ion

bir elmaydim
isirdim kadini
sert ve sulu
operken ama acemiydim
bu yuzden galiba hep yakalandim
kadin sapimdan tuttu sonra
yuzune goturdu beni
gozune goturdu sonra
gozlerinin alti torba torba
elma dolu su doluydu
guldu sonra izin verdi
al dedi beni op doya doya
ben de kadina bir hayat verdim
salak ben işte nasil da acemiydim
cunku onlar yalniz elmanin kuludur
benim hayatima gulduler gectiler
hepsi oyleydiler kisacasi
her gece elmalarimi yediler kadinlar
bense her gece baska bir elma oldum kadinlar
siz de bunun farkindaydiniz
kaslarinizi catmayiniz
oyle surat yapmayiniz
bir gun suluysam ikinci gun serttim
bir gun sertsem ertesi gun susuz
sonunda tanri dayanamadi ya bu olanlara
bizi yatagindan kovdu ya hani
tutarak sapimizdan,
sikarak torbalarimizdan
o buyuk elmanin icine firlatti
simdi siz kadinlar elmasiz kaldiniz
bense aldanmasiz ama dudaklarinizsiz
ve kocaman bir elmanin icinde
yasamak denirse tum bu olan bitene
sert ve sulu elmalara hasret
elimiz cebimizde yasar olduk
ve kendi burusuk torbalarimizdan
sebepli sebepsiz tasar olduk

6.3.07

hayat resimli bir ruzgardir

ruzgara doner:

- Tum perdeleri kapatalim ve benimle kal ne olur.

koltuk altimda noktalar

Neden gozlerinde gordugum degilsin ki, yanlis bir filme mi geldim. Kapidan beni defalarca ceviren sen degil miydin, neden buna cevabin hayir ben degildim oluyor hep. Oysa ben o kadar cesur degilim, kalamam beni istemeyenlerle eminim buna; ama her geri donusumde bir baska ruh cifti karsimda, bir baska zehirli/sihirli nefes, bir baska silahli kelime cetesi, kara peceli cumleler, immortal cells, umursamaz gulumsemeler, umursayan telefon konusmalari, bir baska death scene... "Yeter artik!" Demem bunu, korkma; ama bu benim kaderim de demedim asla. Istersem yirtarim; ama bunun ne anlamini, ne de nedenini tarif edebilirim. Sadece "inanmak" var. Hayallerimde var o da, sadece bu. Umarim kendini ya da beni fazlaca onemseyip, bu guzel, renkli manzarayi bozmazsin.

3.3.07

canavarin kisik gozleriyle gordugudur

kucuk yesil gozlerini iyice kisarak bakar;

demirden bir at heykelidir bu
uzerinde binicisi yokken demirden bir at bir yokus gorse iner rahat rahat
ama cikmasi zor hele ki kosa kosa
savurmu$ besbelli onu -adamini- üzerinden
üc büyük tas parcasi gokyuzunden dusmus adamla beraber
ikisi parlak -atese dusen- biri -denize dusuyor- islak
deniz de sadece karadayken denizi seviyor
bu yuzden icine giremez sevdiklerinin
uzaktan bir demir gorunuyor
sanki denizin uzerinde
deniz bir at heykeliydi hani
binicisi bir demir gemiymis demek
sevdikleriyse denizin icine giriyor tek tek
acimadan denizin etlerine
iki parlak tas islaniyorlar
ve yanaklarinda denizin
sicak ve tuzlu saraplar
dunya daha hizla ÇÖLLEŞİYOR

farksizlik egrileri

ha yasadiklarimin hatirasina dalmisim, ha yasayacaklarimin hayaline...

ask, iki kisilik cift kisilikli bir aksam yemegidir.

her barismamizda boyle kocaman bir balik öpücügü bekliyorsa beni n'olur hep kavga edelim sonra da hep barisalim biz!

kacislara hapsoldum, tutuklulugundan kurtulayim derken

2.3.07

Kandir Beni

sirtimi ka$ırken tırnagima takilan bir sivilcenin
icini dolduran o ad veremedigim sivi kadar
yer kaplamiyorsun kirmizi kalbimde
sahi bir gun duracak olan kalp
bu kalp mi
inanasim yok
GÜLESİM var
nasil da umursamiyorum seni gordun mu
hemen ÖLÜME kayıyor aklim
GÜLMEYE sonra da
oysa İÇİMİ öyle bir doldurmalıydı ki ruhun
gittiginde kıvrılmamaliydi agzim
GÜLMEYE dogru
ve kandirabilmeliydim kendimi
Ölsem de var diye fazladan bir ruhum

25.2.07

AYNAYA BAKARKEN

gomlegimdeki sararmis BEYAZLIK
yuzumde inatla yesillenen sert SAKALLARIM
ve bir mart ayi bir sokak kedisinin tuylerini andiran SAÇLARIM
herseye ragmen
soylu bir ruhun goruntulerisiniz
hadi yine iyisiniz

18.2.07

Ben ve evim olsun hayallerim

Tavana yakın pencereler yapalım üstad, boyumu aşsın yükseklikleri. Beni kimse görmesin öyle haberim olmadan, ben de istemediğimde birilerini görmeyeyim. Evin bacasını çok çok uzun yapmalısın. Neden dersen; dumanım şehre karışsın istemiyorum üstad, mümkünse atmosferin de dışına bırakalım külleri, hem belki bir kaç uzaylı leylek yuva yapar ilkokul çocuklarının resim defterlerine.
Kocaman bir yatağım var benim, işte bu yüzden yatak odası en azından o yatak kadar büyük olmalı. Kapıyı açınca hemen yatak başlasın mesela. Üzerimi çıkarmaya kalmasın yerim, sevmem değişmeyi elbiseleri. Mutfak mı dedin üstad? Mutfağı geçelim, çünkü o başka birini seviyor. O yoksa mutfak da yok, yemek de yok, kirli bulaşıklar da yok, mutfak olmasa da olur be üstad, geçelim mutfağı. Sonra bir salon olmalı, duvarlarını kitaplarla kaplamalıyım, sadece kitaplarla mı? İrili ufaklı dostlarım da kaplamalı salonun boşluklarını. Ellerinde sigaraları kahveleriyle sohbetler etmeliler, çekirdekler çitlenmeli, dedikodular yapılmalı, iskambil kağıtları, tavlalar, satranç tahtaları adım atacak yer bırakmamalı. Kalabalığı seviyorum üstad, insan yaşadığına fazlaca inanıyor, kötü şeyleri unutuyor. İnsan kalabalıklar da zor ölüyor olmalı, bu yüzden severim kalabalıkları. İşte tam şu çöplüğe bakan kısımda bir de balkon olmalı üstad, ama mümkünse bu balkon o pencerelerden de yüksekte olmalı. Bir gün kalabalıktan sıkılırsam alırım kahvemi çıkarım diye düşünüyorum, çöplüğe bakarım, sevişmekten, tepinmekten bok içinde kalmış kediler görürüm. Önce tükürüklerim, sonra gözyaşlarım intihar eder üstad, daha sonrası ise bir benoluşun ilanıdır. Evet üstad tüm bu ev, bu kalabalıklar, bu gözyaşları, bu başkalarına aşık kadınlar sevme alışkanlığım, hep o benoluşlara giden kıvrımlı yollardır.
Sonra küçük bir çöp tenekesine sığacak bir atlayış yapmalıyım üstad, bir cambaz gibi...
Üzerimde kediler sevişmeli, kirletmeliler tüylerini ve en çok da beyaz kediler kirlenir üstad, bir sokak kedisi asla ama asla beyaz olmamalıdır.

16.2.07

arızalı masal

Kulenin kapısını açtığımda karşıma çıkan vadinin yeşili, bir düş sevgilisinin kocaman gözleri gibi alımlıydı ama belliydi ki bu kaderle hiç bir yeşile kavuşmak mümkün değildi.
Ellerimi ve ağzımı sonsuza kadar açtım ve bağırdım yırtınırcasına; küsmek istiyorum diye bağırdım; alınmak istiyorum, hayır demek istiyorum, sevmeyebilmek istiyorum. Uzak kalabilmek, nefret edebilmek, temkinli olabilmek, her gördüğüm ışığa atlayan bir sazan gibi olmamak istiyorum diye bağırdım, bağırdım, bağırdım.

Bu yüksekçe kuleden bağırışlarımı takip etmek pek zor olmuyordu, herkese duyurabilmiş miydim yine de emin değildim. Özellikle o yeşil gözlü küçük canavar duymalıydı, ama bu düşüncelerle cebelleşirken ben, işte o yine gelmişti uzun bacaklı zindanımın dibine, alıştığı gibi saçlarımı boşluğa bıraktım bana gelmesi için ve tam o tırmanırken makasla kestim kafamı ense kökümden...

13.2.07

11.2.07

gönlümdeki köşk olmasa

insan önce kendini sever, hemen sonra böcekleri sevmelidir ve eşeklerin bile bir ruhu olduğunu unutmamalıdır.

ona sanat yapabileceği bir şey aldım; bir çakı, onunla tahtaları oyabilir, hatta çok istediği müzik aletlerini kendisi yapabilirdi.

çakıyı kullanmak zor, kardeşime nazlıya güzel bir kuş yapacağım ilk olarak, kim bilir belki severim ben de bu işi.

anne bak, abim yapmış benim için, güvercinmiş bu, bir kuş. tahtadan ama, abim ağaçlarında ruhu vardır diyor. bakalım bekliyoruz.

nazlı evin çatısına dayalı unuttuğum merdivenin üstünde beyaz bir güvercin görüyor, kendi tahta kuşunu bu güvercine gösterecek, al bak bu da senin cansız halin diyecek belki.

düşünce neler hisseder bir beden, ölünce felan nolur tam olarak.

2.2.07

aşkın elleri gayet küçüktür

Masmavi görünmesine rağmen aslında bir rengi olmadığına emin olduğum bir gökyüzü üzerimde, oramda buramda çokçası sigara içmekte olan bir insan kalabalığı, karşımda deniz kıyısına kurulmuş ulu camiler ve onların efsunlu minareleri, solumda bir tablo gibi şehrin duvarına asılmış topkapı sarayı ve dahası bir kolye gibi istanbulun boynuna asılmış köprüler ve o köprülerin ağırlığına hiç aldırmadan sanat yaşamına devam eden eşsiz boğaz manzarası... Tam yanımda ise bir kaç saattir beraberce yürüdüğümüz iki arkadaşım vardı. Ağladığımı nasıl olduysa benden önce onlar fark etmişlerdi. Ne oldu, neyin var, diye sormaya başladıklarında durumumu yeni yeni anlıyordum. Engellemeye çalıştım, ama bir anda kesilmiyormuş o yağmurlar. Cebimden bir kağıt mendil çıkarıp, iyice kurulandım. Tamam bir şey yok devam edelim yürümeye dedim, sakince... O gün, beni ağlatan şey her neydiyse inan bilmiyorum, ama en son o gün ağladım. Dur bir daha düşüneyim, evet evet, en son o gündü.

Anladım, dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Anladım, ama bu iyi değil dedi. Ellerini omuzlarımdan çekti, oysa ben hep orada durmasını isterdim. Ne yani çokça ağlasam daha mı iyi dedim. Yoo, ağlamak daha iyi demek istemiyorum ama, bu en son ağladım dediğin gün çok önceleriydi, değil mi? Evet, beş altı sene olmuştu. Daha şaşkın bir ifade takındı, altı yıl gerçekten fazla gelmişti galiba. Ben neredeyse her gün ağlarım biliyor musun, dedi. Her gün ağlayışının bir nedeni vardı elbette ve işte anlatıyordu büyük bir heyecanla. Anlatırken, cümlelerinin ne kadar basit ve kısa cümleler olduğunu farkediyordunuz hemen. Onun sadece kelimelerini değil, yüzünü dudaklarını, ellerini hatta ağzından çıkan güzelim su damlacıklarını (tükürük) de takip ediyordum. Mutluluk gibi bir şeyler hissettiğimi farkettim o an. Bu, bana hep böyle birdenbire olurdu zaten. Sonra sebebini arar dururdum. O ankinin sebebi neydi peki? Yeni birini tanımak, onun hayatında olduğunu düşünmenin kulağa gayet güzel gelmesi mi? Artık başkası değil o benim için diyebilmek belki de sadece. Peki, bu mutlu eder miydi hep?

Hikayesini anlatmayı bitirmişti, bilmiyorum dağılmıştım ben, belki de yarım bırakmıştı. Bir kaç adım ilerimde adeta dans ederek yürüyordu. Ona yetişmek için çabalamadım. O an Haliç'e doğru bakmak istedim büyük bir istekle. Galata Köprüsü'nün parmaklıklarından sallandırdım el işi çantamı bir o yana bir bu yana ve güneşin vedasını izlemeye daldım. Göz kapaklarımdan içeri bir hain gibi sokulan o sinek olmasaydı, izlemeye daha da devam edecektim. Ama şimdi bu davetsiz misafirle uğraşmalıydım. Ovuşturdukça, gözlerim daha çok yanıyor ve acıyordu; ama hala içindeki cesedi çıkaramamıştım. O an, aşkın o küçücük ellerini omuzlarımda hissettim. Kafamı çevirdim, tek gözümle ona baktım. Beni bu halde gördüğüne şaşırmıştı. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun, neye üzüldün ki şimdi, diye art arda yağdırmaya başladı soruları. Hayır ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı sadece dedim, ama beni dinlemedi bile. O, bana işte tam bu sıralarda aşık oluyordu. Bunu küçük kırmızı bir deniz gibi durmadan dalgalanan dudaklarından anlayabilirdiniz. Dudaklarıyla, gözlerime dokunduğunda, tüm o acının yerini bir ferahlık almıştı. Gözlerinin, ıslak hali de çok hoşuma gitmişti. İşte ben, bir sineğin cansız bedeninde belki de yeni bir hayat bulduğum o gün, ona aşık olmuştum. Ve bu en son aşık olduğum gündü...

23.1.07

bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden

Çok küçük yaşlardan beri sık sık hastanelere taşıdım bu işe yaramaz bedenimi. 6 yaşımdayken zatüreye dönmesine ramak kalan bronşit neredeyse bizi çok erken emekliye ayıracaktı; ama fleming sağolsun, onun bulduğu penisilinle iyileşebilmiş defolu da olsa hayata devam edebilmiştim. Hastalık tarihim boyunca çok farklı hemşireler ya da kimi zaman iğneci ablalar, teyzeler gördüm, onlar da benim kaba tabirle amiyane yerlerimi gördüler. (ya da tam tersi neyse) İlginç olan bir durum vardı; iğne aynı iğne, ilaç aynı ilaçtı; ama kişiden kişiye değişen bir şey vardı ki, o da benim popomun çektiği acının şiddeti. İşte bu vesileyle Adile Teyze'ye değinmek gerekiyor, değinelim o zaman. Adile Teyze tesadüfe bakın ki gerçekten de mükemmel bir "adilenaşitinsanı" idi. Onun yanına iğne yemeye gittiğimde hiç bir acı hissetmeyeceğimi bilirdim. Anneme, Adile Teyze nasıl oluyor da acıtmadan yapıyor bu işi, diye sorduğumda; annem hayatımın sonraki kısımlarında çeşitli vesilelerle defalarca duyacağım bir şey söylemişti: ADİLE'NİN ELİ HAFİFTİR OĞLUM. Evet gerçekten de durum böyle bir durum olmalıydı. Adile'nin eli hafifti ya da sihirli. Adile Teyzeyi sırf bu yüzden çok sevmiştim ve hala unutmam. Abartmıyorum hasta olsam da iğne yemeye adile teyzeye gitsem diye düşündüğümü de bilirim o zamanlar. Çocuk işte, mal olabiliyor.
Bilen biri gelsin beni sevsin demiştim yıllar önce, bu bir basın bildirisii gibiydi benim için. Bu, şu demek oluyordu: Ben kendimi yeterince savunmasız hissediyorum ve bağışıklık sistemimi çok zorda kalmadıkça size karşı kullanmayacağım, gelin de beni bir güzel hasta edin, yatak döşek, salya sümük. Aşk tedavisi mümkün bir hastalık mıdır, bunu çözmek romantiklerin işi. Benim derdim şuydu: Ben sevmeyi bilmediğime emindim, ve karşıma öyle biri çıksın istiyordum ki; hem bana sevmeyi öğretsin hem de beni işini bilerek sevsin. Soğuk bir İstanbul mekanında, buz gibi esen rüzgara, tipiye, kara aldırmadan bir uzun yürüyüşe çıkmaya karar veriyordum. İstanbul'dan Ankara mekanına kadar bir yürüyüş. Hasta olmak kaçınılmaz değil mi? Ölüm de hiç zor bir ihtimal değil, ama hasta olma amacıyla yoldasınız ve ölüm durumuna düşerseniz kendinizi garantiye alacak çareler de kurarsınız kafanızda. Belki bir kaç penisilin...
Bir sevgilinin ağırlığı yaklaşık olarak 45-50 kilogram arasıdır Adile Teyze.
Sevgili hayatı çizen kişiye denir Adile Teyze.
Bir sevgilinin çizdiği yer bazen bir dünyanın yüzölçümü kadardır.
ve bazen sevgililerin eli çok ağır olabiliyor Adile Teyze.
Senin elin hafifti seni unutmadık, peki bu sevgiliye ne yapmalı, unutmalı mı onu?
Haklısın Adile Teyze, şimdiden tüm sevgilileri uyarmalı.
onlara demeli ki;
Bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden.

16.1.07

sui generis

yırtık kadife bir pantolon, üç tekerli bisikletten iki tekerliye geçemeyiş, kanın hayatta ne kadar önemli olacağını anlama ve kan kokusu ve kan akışının ferahlatıcılığı ve nihayetinde kan tutan bir adam oluveriş, istediği an istediği yerini kanatabilme özelliği, dizlerin yüze dayandığı anların giderek arttığı bir ergenlik dönemi, çalışan ebeveynler; özellikle çalışan anne, zayıf yaratılmış bir akciğer, sürekli bir göğüs ağrısı, hastalık yaratabilmede üstün beceri, kadınları anlamak için hiç uğraşmamanın yarattığı hafif yenilgiler ve bir adet ağır yenilgi, kadınların sürekli galip geldiklerini farketme, kadınları anlamak için uğraşmanın gereksizliğini kavrayış, en azından yeni yenilgilere hazırlıklı olmanın verdiği su serpicilik, zayıf saç kökleri, stresli uzun süren üniversite yılları, sol, insancılık, eldekini kurtarmak için yapacak bir şey kalmadığında mutlaka bir yeninin ortaya çıkışı ve bunun verdiği rahatlık, sürekli bir iç hesaplaşma, sürekli bir iç konuşma, sürekli bir iç arayış, ve bu yüzden hep daha çok ağrı, hep daha çok acı, kolayca güvenebilme, ama denize güvenemeyiş, yüzmeyi beceremeyiş, denize sadece bakabilme ama içine girememe, ayaklarını yerden kesememe, hemen sendeleme, panikleme, panikleme, fazlaca panikleme, evham, hastalık hastalığı, ölüm korkusu, ölmek korkusu, sıkça ölüm anının hayali, böyle yaşanamayacığının bilinmesine rağmen ısrarla ölüm anını hayal ediş, kalbin duruş anı, bir kurşunun deriyi deliş anı, bir dişin karın boşluğuna geçirilişi, bir çok kadınla iyi anlaşabilme, ama yine de sürekli bir ilişki koparma bitirme iç güdüsü, karşı cinse iyi olduğunu değil daha çok işe yaramaz olduğunu anlatma eğilimi, fazlaca dürüstlük, bu yüzden sık yaşanan hüsran. fazlaca göğüs ağrısı, siyah bir yüzük, keçi bir sakal, işte hepsi bu kadar.

12.1.07

Ssıkkkkıntıııı

Bende insanların sinirine dokunan bir gariplik var. (alnıma yazılı)
Oğuz ATAY
Tehlikeli Oyunlar


Yatağımdayım, odamdayım, evimdeyim, sokak kapısını açmayacağıma eminsiniz, evden dışarı adımımı atmayacağıma, odadan çıkıp su almaya bile gitmeyeceğime, bu yataktan çıkmayacağıma, kapıyı... Tamam sus. Ama orada bir tümsek oluşturdum sanki, ya da iç bükey bir şey, bir ayna. Ne diyorsun yine sen, iç bükey ne demek? Odadan başlıyor, yine odaya dönüyor, onu diyorum. Kısırdöndü diyorlar ona. (:)) Gülüyorsun yine. Kısır yemeyeli ne uzun zaman oldu değil mi? Evet. En son Döngü Yenge yapmıştı. Döngü değil kör olasıca Döndü. Gülme... Dolmuşun dikiz aynasına asılı geldim bugün, öyle sıkış tıkıştı ki... Yine anlatacak bir şey bulamıyor ve minibüs hikayelerine başlıyorsun: Tüm teyzeler bisssmillahi... diyerek biniyorlarmış minibüse de, yaşlılara yer vermemek için uyur taklidi yapıyormuşsun da, bir keresinde şoföre senden çok daha yakın olmasına rağmen kızın biri taa arkada duran sana "şunu şoföre uzatır mısınız beyefendiciğim" demiş de (bunun bir asılma vakası olduğuna inanman çok saçma geliyor bana hala), sonra yine bir keresinde adamın biri aynaya asılı... Bunu daha şimdicek anlattım, adamın biri dediğin de benim. Tüm gün evdeydin oysa, ayna, minibüs... Tam 20 gün ve 4 yıldır yatağın içindeydi, ve bağdaş kurmuş oturuyordu kirli ve ter kokan döşeğinin üzerinde. Acaba kokuyor muydum, ondan mı kaçıyorlardı benden? Koltuk altlarım ağrıyordu benim çocukluktan beri, ondan çekinirdim hep traş etmeye, halbuki bir parföm kullansan bunların hiç biri olmayacaktı. Yok artık, sırf bu yüzden mi bu haldeyiz? Saçmalıyorsun. En son dışarı çıktığımda hava pek terlemeye müsait değildi. Hava terler mi hiç. Terletmeye değildi. Sen hep terlersin, bırak havaya suya bok atmayı. Parföm kullansaydım demek... Saçmalama. Kapı felan çalmayacak ve sen bunu bilmene rağmen gözünü kulağını hep kapıda tutuyorsun. Döngü yenge olsa açardı kapıyı, döndü lanet... Sonra kapı gene kapanır, sonra gene açılır; kapıyı açar mısınız şoför bey inecek var. Işıkları geçeyim müsait bir yerde açarım. Kapı açılıyor, 90 derecelik bir açıyla açılıyor. Kapanırken açıyla değil de gıcırtıyla kapanıyor, 360 derecelik gıcırtılar. 360 derece, kısır döngü gibi bir şey oluyor. Döndü Yenge'nin hiç çocuğu olmadı, kısır değildi gerçi ama sonuç aynıydı. 40 gün mü oldu dışarı çıkmayalı, ne önemi var günün sonuç aynı işte, dışarı çıkılmıyor. Sen dışarı çıkmayınca kimsenin dışarı çıktığı felan da olmuyor. Sırf ben dışarı çıkmıyorum diye herkes eve hapsoluyor ama bu haksızlık. Peki ya o dolmuşlar, saçmalıyorsun yine. Kimse dışarı çıkmasaydı minibüsler dolmuşlar neden sabah akşam mekik dokusunlardı. Sonra bana asılan o kız kesinlikle dışarıdaydı. Eminim, çünkü ayakkabıları vardı, biraz kum biraz toprak, biraz da parlak, hepimiz gibi ayakkabıları vardı. Kimileri evde de ayakkabı giyiyor ama. Gregor yavaş yavaş yatağından doğruldu. Kitap mı okuyorsun yine. Evet bir böceğin insana dönüşmesini anlatıyor. Ben olsam tam tersini yazardım. O da tam tersini yazmış zaten. Yine bir kısırlık var o zaman. Evet yine bir kısırlık. Yalnız kalışımızın sebebini açıklamaya çalışıyor bu böcek bize galiba, değil mi gregor? Duymaz seni, işittiği felan da yok çünkü artık bir böcek değil o. Böcekken konuşamazsın insanken de duyamazsın, en temel farkları budur. Şoför bey müsait bir yer bulamıyor musunuz, inmem lazım zira işe geç kalıyorum. İyi de sen işten gelmiyor musun zaten dedi güzel kız. Asılıyordu. Dikiz aynasına asılıydım. Siz yine de müsait olunca haber verin olmaz mı? Şu kaldırım müsaitti aslında, ama nedense indirmediniz. İnmeyiniz beyefendiciğim. Şoför Bey bizim yatağın oradan da geçiyor muydu bu dolmuş. En iyisi mi siz beni yatağıma kadar götürün. Bizi götürün. Zil mi çaldı sanki, Döndü Yenge kısır getirmiştir, aç kapıyı şoför bey...

11.1.07

arızalı hikayeler (2)

yazılmamış hiç bir şey yok galiba yoksa sen eminim o yazılmayanı bulabilirdin. beni çok önemsiyorsun gibi geliyor. yoo hayır seni önemsemiyorum hem yazı yazmanın neresi önemli. beni önemsememen de aptalca değil mi. neden sevgilin olduğum için mi? evet sevgilimin beni önemsemesi lazım gibi geliyor bana. haklısın ama önemsemiyorum seni. evet geçen gün beraber yürürken birden yolun karşısına geçmenden anlamalıydım bunu. daha başka şeylerden de anlayabilirdin. mesela. mesela duvarımda senin resmin yok. haklısın şu piçin resmi gözlerimin içine bakıyor sürekli, ama ben hiç bir soktuğum duvarda asılı değilim. şimdi seni somutlaştıramıyorum dememin hiç bir anlamı kalmayacak, çünkü sen o salak çerçevenin içindeki bir ölüyü hazmedemiyorsun. senin benden başkasını gözlemeni dinlemeni düşünmeni hazmedemiyorum doğru. seni bekledim yıllarca, senin için çocukluğumdan vazgeçmeye razı oldum, seninle yattım, sana verdim ulan hala neyi hazmedemiyorsun. sen hastasın. sen hastasın. ( kişi karmaşası yok ikisi de hasta) bir de çocuk getirdik dünyaya sanırım o hastalığın kendisi olmaya aday. lanet olsun, hadi kalk birimizden birinin ölmesi gerekiyor. haklısın galiba. önce tespit etmemiz gerekiyor. hakkaniyet mi arayacağız. yoo hayır. bildiğin rus ruleti yani. evet. çevir o zaman. çeviriyorum. bak nasıl da hızlı dönüyor yavşak. nerede duracak. durmuyor deniz. durmuyor evet. neden durmuyor. karşısında duracak öldürecek bir beden bulamıyor galiba. o zaman şu resme ateş edelim. olur. biz birbirimizi çok mu seviyoruz deniz. galiba öyle canım.

10.1.07

huzur

Balık avı sürüp gitmekte köprü üzerinde, kimisi oltalarını hazırlamada hala. Kafamı bir saniye kaldırıp saraya doğru bakıyorum, nemli bir boğaz rüzgarı gözlerimi yaşartıyor. Elimde cıgaram, kafamda püsküllü şapkam ve yine sapsarı kesildiğine emin olduğum yüzüm. Bir balıkçı gibi giyindiğimi fark ediyorum. Balıklar, bu akşam şu sarı saçlı çocuğun karın tokluğuna ilaç; yahut günah çıkaran bir rahibi andıran bir rakı masasına meze olmak üzereler. Sudan çıkmış balıklar işte bunlar. Yüzlerce, binlerce insan işte bunlar. Bu kadar insan; bu kadar balık; nerden gelir nereye gider? Galata Köprüsü’nün üstü altı duman altı ve ben dumanın üstündeyim. bayanlar baylar içmekteler tütünleri, silkelemekteler külleri. Bu kadar kül nereye giderse, bu kadar insan da oraya gider…
Az ileride bir ihtiyar; göz kapakları kıpkırmızı kesilmiş. Belli ki geceyi uyuyarak geçirebilen çoğunluktan değil. Yaşlılık nedir bilmem, ama uykuyla bir ilgisi olmalı.Bir müddet daha ihtiyara bakıyorum. Yatsam diyorum, yatsam şimdi ve sonra bir daha hiç kalkmasam…

7.1.07

tanımsız

Bazen, ama sadece bazen -o bazenler de çok küçük önemsiz zaman dilimlerini tanımlıyor- bir anlığına sadece ama, hani milyarda biri kadarlık bir parçasını düşünün bir saniyenin, bir saniyenizi dahi alamayan bir anlığına sadece, göz açıp kapasan o kadar kısa sürmez yani, işte o kadar kısa bir zamandan bahsediyorum bazen derken. Bazen, benim, birini şu dev sarı binanın arkasından kafasını çıkarmış bana gülerken gördüğüm oluyor. Ellerini de gördüğüm oluyor sanırım, ama belki de onlar elleri değildirler, anlayamadan kayboluyor. Sonra her defasında çıkıyorum o binanın tepesine, sonra iniyorum etrafını turluyorum tüm gün boyu. Gözlerimi sımsıkı açıyorum, gözlerimi kırptığım o küçücük zaman dilimine denk gelir de onu göremezsem diye çok korkuyorum, rahatsız huzursuz oluyorum, sırf bu yüzden küçük mandallar takıyorum göz kapaklarıma. Biri işte, çirkin saçları sanki yok kadar var, görebildiğim herşey bu kadar...